FENERLEAKS

Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!

Archive for the ‘Fenerbahçe’ Category

MAZİNDE BİR TARİH YATAR

leave a comment »

Fenerbahçe yönetiminin birkaç yıldır belli fasılalarla tekrarladığı bir söylemi var: “bu oyunda yokuz demesini biliriz”…
Ancak bu ifadenin bir sonuca varmadan sıkça tekrarlanması ciddiyetini ve inanırlığını azaltıyor. Peki yayın havuzundan çıkmak, ligden çekilmek gibi, bugünkü kokuşmuş sistemi çökertecek bir hamlenin yapılabilirliği gerçekten de var mı?

Yanıtı net bir şekilde “bedeli göze alınırsa evet”…

Bu bedelin ağır olacağını hepimiz biliyoruz; maddi yönden ciddi bir darbe, alt liglere dönüş ya da yeni bir lig organizasyonu oluşturulursa UEFA tarafından tanınmayacağı için -en azından uzuncana bir süre – yerele hapsolma…
Sistemin iplerini elinde tutanlar da bunu bildiklerinden Fenerbahçe yönetiminin söylemlerini çok ciddi bir tehdit olarak algılamıyorlar.

Peki Fenerbahçe bu bedeli göze alabilir mi?
Yanıtı zor bir soru.
Ancak günü değil, Fenerbahçe’nin tarihiyle birlikte geniş bir zaman dilimini göz önüne getirenlerce yanıtı bence çok net: evet!

Onurunuzu zedeleyecek kadar itilip kakılmaya başlamışsanız, legal hiçbir girişiminiz sonuç vermiyorsa ve daha da önemlisi sizi itip kakanlar salt yarattığınız maddi değerin peşindeyse yapılacak tek şey “ben yokum” demektir.

Bugün futbolda dönen paralar inanılmaz boyutlarda. Bunun farkındayım. Dolayısı ile geçmişe dönük örnekler bugünü açıklayamayabilir. Ancak o günlerin de siyasi ve sosyal yapısının bugüne oranla çok daha ağır olduğu, o günlerdeki kararların ve başkaldırıların bugüne göre çok daha büyük cesaret gerektirdiği de açıktır.

Mütareke (kuruluş) yıllarını çok da anlatmaya çok gerek olduğunu sanmıyorum. Zira herkes tarafından bilindiğine inanıyorum.

Aşağıda sayın Rüştü Dağlaroğlu’nun Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi eserinden bazı alıntıları paylaşmak istiyorum. Kişisel ve/veya camia olarak gösterilen fedakarlıklara ve kararlılıklara güzel örneklerdir:

Ayetullah Bey:

Reis Ziya beyin istifasından sonra düşülen bunalım içinde, 22 yaşındaki Ayetullah bey, sahaya 11 kişi çıkaramayacak durumdaki Fenerbahçe’nin yaşayabilmesini civardaki semt kulüpleriyle birleşmekte görmüştü. Bu amaçla temasa geçtiği Üsküdar ve Pazaryolu kulüpleriyle prensip kararma varıldı. Ancak, yeni üyelerin eskilerle bağdaşmaları mümkün olamıyordu. Yeni bir düzen, tüzük ve güçlü bir yönetime ihtiyaç duyuluyordu. Bu amaçla, 1910 yılı Eylül ayında Mühürdar gazinosunda bir genel toplantı yapıldı. Bu toplantıda eskilerle yeniler ayrı ayrı oturduklarından, yenilerin çoğunlukta oldukları hemen göze çarptı.
Yeniler, yalnız sayıca değil, kültürce de üstündüler. Sûreti hakkan görünüp, müsait bir hava yaratarak yönetimi ele geçirmek ve Fenerbahçe isim ve renklerinin, şimdilik Fenerbahçe-Üsküdar veya Fenerbahçe-Pazaryolu olarak değiştirmek amacına ulaşmaktı.
Tehlikeyi gören Ayetullah bey, toplantının, bir karar alınmadan, hemen dağıtılması lüzumunu kavrayıp, her görüş ve öneriye karşı çıkınca, sözcülerinin:
(- Burada makul düşünen bir çok Fenerbahçeli arkadaş varken, siz kim oluyorsunuz da, en önemsiz konularda bile, çoğunluğun isabetli görüşlerine muhalefet etmek hakkını kendinizde görüyorsunuz?…) demesi üzerine, kükreyen bir sesle:
(- FRANSA KRALI 14.LUİ, “LA LOİ C’EST MOÜ…” DEMİŞ!… BEN’DE, “FENERBAHÇE BEN’İM!” DİYOR VE İŞTE BUNUN İÇİN MUHALEFET EDİYORUM.” deyip onlara kapıyı gösterince, bu hareketin Fenerbahçelilerce de tasvip edildiğini gören Üsküdar ve Pazaryolu mensupları hemen salonu terk ettiler. Yalnız Pazaryolundan Yahya Berki ile Hüseyin İzzi yerlerinde kalıp Fenerbahçeye katıldılar.

Emirzade Arif Bey:

1911 yılında, Şehremini Hastane Çayırında zayıf bir gencin top alış ve vuruşlarındaki incelik ve tatlılığı hayran hayran seyreden Mustafa Katipoğlu, gencin yanma sokulup Fenerbahçe’ye girmesini teklif etmiştir.
Bu teklifi tereddütsüz kabul eden bu soluk benizli, çok zayıf genç, o sıralarda Mühendis mektebi öğrencisi ve daha sonra da, Galiple beraber, tam 7 yıl Türk futbolunun en güçlü defans hattını oluşturan, ünlü (ŞEHİT ARİF) dir.
Arif, yalnız kıvrak bir futbolcu değildi. Aynı zamanda çok ciddi, sağlam karakterli ve saygın bir gençti. Bu nedenle, Reis Ayetullah bey, idari sahada çok yorulduğunu öne sürüp ayrılırken, Yönetim Kurulu Başkanlığını, gözü arkada kalmadan, seve seve mühendis Emirzade Arif’e bırakmıştır. Fenerbançe, hiç yenilmeden kazandığı 1911/12 deki ilk İstanbul Lig şampiyonluğunu işte, bu Arif’in hem futbolcu, hem de reisliği zamanında kazandı.
Arif, Fenerbahçe A takımında 1911-18 arası 128 maç yaptı. Birinci Dünya Savaşında Uzunköprü-Keşan demiryolu inşaatında Şube Fen Heyetinde Yedek Teğmen olarak görev yaparken, Keşan’dan Uzunköprü’ye kadar 40 km. yi atla kateder ve trene binip F.B.’nin maçlarına gelirdi.
1919 Haziranında Toros demiryolu inşaatında çalışırken, Bor Ovasında hain bir çetenin saldırısına uğramış ve kalbini delen bir kurşunla Şehit olmuştur.

Galip Kulaksızoğlu:

Futbolun bütün sanat ve incelikleri bakımından süper yıldız olan Galip’in feragat ve kulüpseverliği özellikle anılmaya değer. Fenerbahçe’nin lige yeni girdiği dönemde bu eşsiz yıldıza bütün kulüpler taliptiler. O derecede ki, yüksek klasının zayıf Fenerbahçe kadrosu içinde er veya geç düşeceği belirtiliyor ve bu müstesna yaratılışın göz göre göre ziyan olmaması için, güçlü İngiliz ve Rum Kulüplerinden birine transfer olması lüzumu öne sürülüyordu….
Görüş ve iddialar yanlış değildi. Ancak; Galip, bütün bunlara, feragat ve kulüpseverliğin şaheser örneğiyle karşılık veriyordu:
(— ZARARI YOK!… ZAYIF TAKIMIMIZ BU SENE DE YİNE 5 İNCİ OLUR VE BU ACILARA ARKADAŞLARIMLA BERABER KATLANIRIM. AMA, EVVEL ALLAH, ELBET BİR GÜN, BÜTÜN RAKİPLERİ YENECEK KUDRETE ERİŞİR VE O ZAMAN YİNE ARKADAŞLARIMLA BERABER ÖVÜNÜR MUTLULUK DUYARIM!..)

Yahya Berki Karagözoğlu:

Yahya Berki’nin 1911 de yaşanan bir hatırası hizmet ve değerine ölçü alınabilir:
İlk girdiği ligde, 2 yıl üstüste 5 nci ve sonuncu olmak ümitsizlik doğrup kendisi ve Galip’ten başka herkes istifa etmişti. Fenerbahçe Kulübü yokluk ve bunalım içinde artık çöküyor ve tarihe karışıyordu. Bir yaz akşamı Şifa’da Yervant’ın kahvehanesinde dalgın ve üzgünken, Galip’in gelişi ile başını kaldırdı. Bir iyi haber getirdiği ümidiyle gözleri parladı ve Galip’in uzattığı kağıdı okudu. Bu, bir istifaname idi. Gözleri doldu!., ve bir noktaya dikilip kaldı!… Bir süre sonra, titreyen dudaklarından şu sözler, birer inilti gibi, tane tane döküldüler:
- YA BEN İSTİFAMI ARTIK KİME VEREYİM?!….
Galip, o kaya gibi genç, o da bunalım içinde, ufalmış ve perişandı. Derin bir iç çekti… ve, belirli belirsiz:
- SEN DE ALLAH’A VER!… diyebildi!…
Ancak; Fenerbahçe idi, bu!… Gülecek ve kahırlar çekecek ulusunu da çoook güldürecekti!… Nitekim, aynı Galip’le Yahya o yaz, o dağılan Fenerbahçelileri toparlamışlar ve yeni bir ruhla girilen o 1911/12 liginde, hem de hiç yenilmeden kazanılan İstanbul şampiyonluğu ile, gelişme ve yücelme dönemi başlamıştır.

Rüştü Dağlaroğlu:

O günün akşam ve gecesi, ayrı ayrı yapılan çağrıların, kısmen ertesi 7 Mart 1961 Salı sabahı gerçekleşmesi sırasında, sözü edilen çok sert ve sinirli kurmay albaya muhatap olan ve o sırada yönetim kurulunda da bulunmayan R. Dağlaroğlu’na söylenenler özetle şunlardır:
(— SİZ VE KULÜBÜNÜZ ÇOK TEHLİKELİ BİR YOLDASINIZ. PAZAR GÜNKÜ SPOR VE KAMU DİSİPLİNİYLE ASLA BAĞDAŞMAZ OLAY VE TECAVÜZLERDEN SONRA, BU GİDİŞE KESİNLİKLE SON VERMEK İÇİN, SERT TEDBİRLER ALMAK ÜZERE İDİK. DUA EDİNKİ, SAYIN KORGENERAL DÜN GECE BU İŞİ SİVİLE HAVALE ETTİ. FAKAT, BİR ŞARTLA; SUÇLULAR CUMA GÜNÜNE KADAR MUTLAKA CEZALANACAKLARDIR. AKSİ HALDE, BÜTÜN SPOR FAALİYETLERİNİ 11 MARTTAN İTİBAREN YASAKLAYACAĞIMIZ GİBİ, KULÜBÜNÜZ VE SİZLERİ DE BİZ TECZİYE EDECEĞİZ.
KAMUOYUNDA ZATEN SEVİLMEYEN FENERBAHÇE KULÜBÜ, BU YASAKLARA DA SEBEP OLUNCA, ÇOK DAHA AĞIR BİR NEFRET VE SORUMLULUĞUN BASKISI ALTINDA EZİLECEK VE UYGULAYACAĞIMIZ CEZA YÖNTEMLERİYLE MUTLAKA YIKILACAKTIR… KOMUTANLIK BU KONUDA KESİN KARARLIDIR!.. BUNU BÖYLE BİLİN!…)
Bu acâip ve serapa haksız suçlamaları zaman zaman kesmek zorunda kalan R. Dağlaroğlu, eski bir anı ve olayı hatırlatarak, genç kurmay albayı yatıştırmaya çalıştı:
(— FENERBAHÇE KULÜBÜ 40 YIL ÖNCE DE SUÇLANMIŞ VE KAPATILMAK İSTENMİŞTİ. ANCAK, O SUÇLAMALAR BU GÜNKÜLER GİBİ İFTİRA DEĞİL, GERÇEKTİLER. FENERBAHÇE KULÜBÜ KURTULUŞ SAVAŞINA SİLAH VE PERSONEL ŞEVKİ ve İŞGAL KUVVETLERİNE DE DÜŞMANCA TUTUMDAN SUÇLU İDİ. KAPATMAK İÇİN BAHÇESİNDE SİLAH ÇATANLAR DA SÜNGÜ TAKMIŞ BİR İNGİLİZ BİRLİĞİ İDİ. ANCAK, FENERBAHÇEYİ HİÇ BİR BASKI ENGELLEYEMEMİŞ VE MİLLİ GÖREVİNİ DAHA BÜYÜK AZİMLE SÜRDÜRMÜŞTÜ. GENÇSİNİZ, SİZ BİLEMEZSİNİZ. FAKAT, SAYIN KORGENERALİMİZ BU TARİHSEL OLAYI PEKİYİ BİLİRLER.
DÜŞMAN ORDULARI BAŞKOMUTANI GL. HARRİNGTON’UN GİRİŞTİĞİ VE BAŞARAMADIĞI BİR DAVRANIŞIN, 40 YIL SONRA, SİZLERCE TEKRARLANACAĞINA KİMSE İNANMAZ. KALDI Kİ, FENERBAHÇE KULÜBÜ, ULU ATA’MIZ BAŞTA OLARAK, ULUSUNUN ENGİN SEVGİSİNİ KAZANMIŞ TEMİZ, MERT VE MİLLİYETÇİ BİR HALK KULÜBÜDÜR. DÜN BUNU BİR DEFA DAHA İSPAT ETTİ. YENEN HAKKINA SPORTMENCE DAYANDI VE HİÇBİR OLAYA NEDEN OLMADI. MAÇTAN SONRA SEYİRCİNİN PİSTE ÖTEBERİ ATMASININ SORUMLUSU İSE EHLİYETSİZ ELLERDEKİ SPOR TEŞKİLÂTIDIR. BU NEDENLE, UYGULANMAYA KONAN “YAVUZ HIRSIZ!..” ROLÜNE DEĞİL, SÖZLERİME İNANIN VE GÖRÜŞÜNÜZÜ GÖNÜL RAHATLIĞIYLA DÜZELTİN…)

Sonuç olarak Galip Kulaksızoğlu’nun dediklerini biraz uyarlarsak:
“Zararı yok. Yine 5. olur, çekilecek acılara arkadaşlarla beraber katlanırız. Ama evellallah elbet bir gün bütün rakipleri yenecek kudrete erişir ve o zaman yine arkadaşlarla beraber övünür, mutluluk duyarız”…

Bozuk sistemin figüranı olmaktansa yenisini kurar Fenerbahçe…

***

Şimdi yazacaklarım kimilerinize ütopik gelebilir, uygulanamaz bulabilirsiniz. Ancak her şekilde tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Bugünkü yapının düzeltilemeyecek derecede bozulduğu konusunda çoğunuzla hemfikir olduğumuzu sanıyorum. Dolayısıyla sayın Mahmut Uslu’nun 28 Şubat 2014 tarihli basın toplantısında söylediği “gerekirse, tüzük için yapılacak genel kurula koyacağımız bir ek gündem maddesiyle ligden çekilme dahil her türlü kararı alabiliriz” sözleri için itirazımı belirtmeliyim. “Gerekirse” değil, şu anda genel kurula bu gündemin duyurulması gerektiğini düşünüyorum. Türk Futbolu’nun başlangıç yıllarındaki “Cuma ve Pazar ligleri” gibi, yepyeni bir oluşuma yelken açmak gerekiyor bence.

Bugün yayıncı kuruluşa da, TFF’ye de en büyük maddi kaynağı Fenerbahçe sağlıyor. Yanına alacağı, mesela İzmir, Adana takımları ve Anadolu’dan muhtelif takımlarla yepyeni bir ligin oluşturulması dahi tartışılabilir bu ortamda. Elbette ki UEFA’nın bu oluşumu tanımayacağını, uzun bir süre yerel kalınacağını biliyorum. Ancak Fenerbahçe’nin olduğu yere sponsorların ve yayıncıların ilgi göstereceği de yadsınamaz.
Tahmin edilenden de kısa bir sürede, şu an varolan kirli sistemin iflası, bu yeni oluşumun uluslararası meşruiyetini sağlayabilir.

Elbette ki bunlar sadece tahmin.
Elbette büyük riskler taşıyor.
Ancak tartışılmayı hakediyor.

Fenerbahçe’nin 115 yıllık tarihinde yaptıkları, üstesinden geldikleri unutulmamalı.
Fenerbahçe asla itilip kakılan bir figüran değildir, olamaz. Bedeli ne olursa olsun…

Rahmetli Rüştü Dağlaroğlu’nun Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi kitabında yazdığı gibi:
“İşte Fenerbahçe’nin eşsizlik ve yüceliği buradadır. Yarattığı tarihin zenginlik ve görkemindedir!…”

Written by kesinofsayt

28 Şubat 2014 at 16:32

Fenerbahçe kategorisinde yayınlandı

Tagged with

BU DÜZENİ YIKMANIN VAKTİ GELMEDİ Mİ?

leave a comment »

Son haftalarda üstüste gelen ve artık hata olarak nitelendirilmekten çok uzak olan hakem hataları ligde puan durumunu oldukça dengeledi. Bu durum aslında sadece bu sezona özgün değil. Yıllardır en ciddi rakibiniz gerek tesis, gerek maddi, gerekse saha içinde kollanırken mücadele etmeye çalışıyorsunuz. Üstelik mücadeleniz saha içinde ve dışında sürekli engellenmeye çalışılıyor.

Fenerbahçe’nin tarihinden gelen büyüklüğü bu figüran muamelesine razı olmamalı…
Geçmişte bugünkünden çok daha zor koşullarda ve çok daha büyük bedeller ödeyerek ayakta kalmış bir camia Fenerbahçe.
Bugünkü çarpık düzeni değiştirmek de bazı bedeller göze alındığında imkansız değil.

Resmi siteden yapılan açıklamalar, TFF ziyaretleri filan bu sorunu çözmez, çözmeyecektir.
Sistemi tümüyle yıkmadıkça bu haramiler saltanatında bir figüran olarak kalırsınız.
Sistemi çökertmek de parayı kesmekle olur ancak!

Sistemin gerek maddi olarak, gerekse yaptığı manipülasyonlarla en önemli ayağı da LigTV’dir. Yayınladığından çok yayınlamadığı görüntülerle ligi doğrudan etkilemektedir yayıncı kuruluş. Üstelik de bu yapılanlar yeni değil, yıllardır uyguladıkları bir taktiktir. Ve işin asıl acı yanı, bu kuruma en çok parayı Fenerbahçe taraftarının kazandırıyor olmasıdır.

Taraftar defalarca boykot denemeleri yapmışsa da organizasyon yetersizliğinden başarılı olamamıştır.
Fenerbahçe yönetiminin yapması gereken – bence – resmi bir açıklama ile bir boykota yol vermesi olacaktır. Doğrudan iptal talebini birtakım hukuki sorunlar nedeniyle gerçekleştiremeyebilir yönetim. Ancak, mesela “taraftarımızdan LigTV aboneliklerini gözden geçirmesini rica ediyoruz” gibi bir açıklama bile yeterli etkiyi sağlayacaktır diye düşünüyorum. Fenerbahçeli abonelerden yarısı bile buna destek verirse ne LigTV kalır, ne de oradan gelen paralarla sistemin çarklarını oluşturan diğer kulüpler, TFF ve bağlı kurulları…

Bunun Fenerbahçe’ye maddi bedeli olur mu? Elbette…
Olmaması düşünülemez. Ancak bu kulübün onuru ve bağımsızlığı için tarihinde ödediği bedellerle kıyaslandığında bunu göze almak gerekir.
Sonuçta Fenerbahçe’nin “sen sokakta oyna, kaldırımları tribün yaparız” diyen ve muhtelif durumlarda da sözünün ciddiyetini ispatlamış bir taraftar kitlesi vardır.

Böylesi bir hareket Türk Futbolu’nun çöküşü anlamına geliyorsa bu kokuşmuş futbol düzeni çökmelidir zaten.

Fenerbahçe bu kirli düzende figüranlık yapmak istemiyorsa, tarihinden aldığı güçle, tarihine yakışır bir hamle yapmalıdır artık. Hele ki mahpusluğu göze alacak cesarette bir başkanı varken!

Written by kesinofsayt

26 Şubat 2014 at 11:46

Fenerbahçe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

KURUMLAR / KURULLAR AYNI, “HASSASİYETLER” FARKLI!

leave a comment »

Tarih 22 Kasım 2012…
Saat 22:05′de Fenerbahçe Marsilya deplasmanında UEFA Avrupa Ligi karşılaşmasına çıkacak.

fbmars

Maça saatler kala Fenerbahçeli Caner Erkin’e (aslında söylemediği rakip futbolcu beyanından anlaşılmasına rağmen Fırat Aydınus’un ısrarı neticesinde) PFDK tarafından “ihraç öncesi ve ihraç sonrası müsabaka hakemine yönelik sportmenliğe aykırı hareketi nedeniyle takdiren 2 RESMİ MÜSABAKADAN MEN CEZASI ve 20.000.-TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına” kararı açıklanıyor.

pfdkcaner

Bundan yaklaşık bir yıl sonra, 6 Aralık 2013 tarihinde oynanan Galatasaray – Sanica Boru Elazığspor maçında attığı gol sonrası formasının altındaki Mandela tişortuyla gol sevincinde Mandela’ya saygısını gösteren Galatasaray futbolcuları Drogba ve Eboue’nin PFDK’ya sevki gündeme geliyor.  Birçok insan sevkin yapıldığını düşünse de durum hiç de öyle olmuyor.
(Aslında gol sonrası formasını çıkartan oyuncuya gösterilen sarı kart uygulamasının da yapılması gerek, ancak hakem Çağatay Şahan buna gerek görmüyor.)
Drogba bu haberlerin ardından

Destek veren herkese teşekkür ederim. Üzgünüm ama yine böyle bir şey yapmak zorunda kalsam, bir kez daha aynısını yapardım. Bunu politik sebeplerden dolayı değil, Mandela bana, bir ülkeye, bir kıtaya ve tüm dünyaya ilham kaynağı olduğu için yaptım. Tekrar teşekkürler Madiba.

açıklamasını yapıyor. Yani Caner olayındaki gibi “var mıydı yok muydu” tartışmasındaki gibi varlığı şüphe götüren bir durum da yok ortada.

drogbaaciklama

Drogba ve Eboue’nin PFDK’ya sevki olağanın dışında bir uygulama ile 12 Aralık 2013 gününü buluyor.

drogbasevk

TFF’nin ilk kez olağan rutininin dışına çıkarak, sevk işlemini geciktirmesi Galatasaray’ın Juventus ile Şampiyonlar Ligi karşılaşmasına bağlanıyor. Hafta boyu bu yorumları dinliyoruz, okuyoruz.  Hemen herşeye yanıt yetiştiren TFF’den ise herhangi bir yalanlama gelmiyor.

juv

Konumuzun özü talimata aykırı, ceza gerektirecek bir hareket olup olmadığı değil.
Aynı kurumun, Türk Futbolu’nu Avrupa’da temsil eden iki farklı kulübe iki farklı uygulama yapması…
Merak ediyoruz; “hassasiyetler” renklere göre mi belirleniyor?
Eğer öyle ise bunun kriterleri nelerdir? Kaynağı nedir?

Written by kesinofsayt

12 Aralık 2013 at 12:19

Fenerbahçe, Galatasaray, PFDK, TFF kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , , ,

YORUMSUZ

leave a comment »

10 Kasım 2013 – Fenerbahçe – Galatasaray maçı sonu Christian Baroni ve Felipe Melo’nun fotoğrafları:

baronimelo

 

12 Kasım 2013 – Galatasaray SK açıklaması:

Kulüp sözcümüz Şükrü Ergün’ün 11 Kasım 2013 tarihli açıklamalarında Christian Baroni ve orta sahada Fenerbahçeli futbolcuların kulubümüz aleyhine yapmış oldukları davranış ve küfürlü tezahüratlar konusunda Sayın Abdullah Kiğılı’nın açıklamaları en az bu davranış ve küfürlü tezahüratlar kadar üzücüdür ve bir spor kulübüne yakıştırmakta güçlük çektiğimiz bu davranışların hangi idari kültürden cesaret aldıklarını ortaya koymaktadır.

Spor sahalarına yakışmayan bu davranışların cezasız kalmayacağına inanıyor, yargıyı kamuoyuna bırakıyoruz.

Galatasaray Spor Kulübü

Bu da Ultraslan’ın açıklaması:

Pazar gecesi Kadıköy’de oynanan derbi mücadelesi, Türk Sporunun ne kadar yanlış bir yöne doğru kaydığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Maç bitiminden bu güne gündemi dostluk örnekleriyle süslemeye çalışanların, aslında gelmek istenen yada görülmek istenen sahnelere henüz uzak olduğumuz gerçeğini saklama kaygısı içinde olanların tüm kamuoyu farkındadır. İşin trajikomik yanı ise tüm yaşananlar Kadıköy’de olunca o kadar normal karşılanır bir hale gelmiş ki ne yayıncı kuruluş küfürlerin sesini kısma gayreti göstermiş ne de en ufak yanlışta Galatasaray tribünlerine saldıran basın mensupları bu konuya değinmiştir. Meydan bu kadar boş olunca da sporun en önemli temel unsuru olan ahlak mefhumundan nasibini almamış rakip futbolcular da sahanın ortasında Galatasaray’a küfürlü tezahürat etmekten imtina etmemişlerdir.

Tüm bu küfür ortamının yanında maç sonu ortaya çıkan ve medyada da “trajikomik biçimde” yer bulan Baroni ve Webo’nun KUTSAL GALATASARAY FORMASINA karşı göstermiş oldukları saygısızlık bardağı taşıran son damla olmuştur. GALATASARAY’lı futbolcuların rakip sahada sevinerek şampiyonluk kutlamasını tahrik olarak görüp eleştiren Fenerbahçe camiası ve medya mensupları, söz konusu hareketi oldukça sevimli göstermeye çalışmakta ve GALATASARAY FORMASINA yapılan ahlaksızlığı gündeme getirmemektedir. Şikeyi normal gören, ahlaksızlığı hak bilen, başarıya giden her yolu mübah bilen, açık tehditlerle elde ettiği başarılarla övünen bir başkanın ve kendisine biat eden garip tebaanın GALATASARAY FORMASINA yapılan bu hakareti sahiplenmesi de ülkenin önemli camialarından birinin ahlak ve değerler konusunda ne kadar dibe batmış bir durumda olduğunun en önemli kanıtıdır.

Tüm bu saygısızlıklar malum camianın benimsediği, politika olarak güttüğü davranışlar olabilir. Bu noktada Galatasaray camiasının fertleri bu tarz hareketlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermeyecek şekilde davranmak durumundadır. Yöneticisi Armanın formanın hakkını kollamalı, oyuncusu ise camialar için kutsal sayılan formanın değerini bilmeyen rakip camianın oyuncularıyla forma değiştirmemeli ve o armayı taşıdığı için itibar gördüğü bu ülkede armaya herkesten önce sahip çıkmalıdır ! Daha önceki yıllarda da bu tarz rezilliklerin yaşandığı göz önünde bulundurulduğunda bundan sonra Fenerbahçeli futbolcularla hiçbir şart ve şekil altında forma değişimi yapılmamalıdır. Aksi takdirde bunu yapan Galatasaray mensubu her kim olursa olsun taraftarın tepkisi ile karşı karşıya kalacaktır !

Galatasaray armasına sahip çıkmak sadece forma değişmekle olmaz tabii ki. Öncelikle o giydikleri formanın hakkını vermek her bir futbolcunun asli görevidir. Futbol her skora açık ama mücadele etmemeye kapalı bir oyundur. Son haftalarda takımımızda gözle görünen mücadele eksikliği, ruhsuzluk, vurdumduymazlık ve umursamazlık bizleri yaşanan puan kayıplarından daha çok üzmüştür. Son iki senedir yaşanan şampiyonluklar bazen kalecimiz olmadan, bazen kanlar dökerek ama her zaman mücadele ederek ve savaşarak kazanılmıştır. Futbolun dünü yoktur ve mutlaka geleceğe yönelik adımlar atılmalıdır. Takımımızın bir an önce eski azmine dönmesi, taşıdığı formaya ve bünyesinde bulunduğu armaya yakışır mücadele sergilemesi bizlerin en büyük ve en haklı talebidir. Bugüne kadar olduğu gibi armanın hakkını verdiklerinde dünyanın neresine giderse gitsin arkasında milyonlarca Galatasaray taraftarının desteğini hisseden futbolcularımızın, formaları ıslanmadığında ise bu taraftarları karşısında bulacağından hiç şüphesi olmasın.

“BU FORMA KUTSALDIR, NASİP OLMAZ HERKESE !”

ultrAslan

Written by kesinofsayt

14 Kasım 2013 at 16:30

Fenerbahçe, Galatasaray kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

BARONİ’NİN GOLÜ OFSAYT MI?

leave a comment »

10 Kasım 2013 tarihinde oynanan Fenerbahçe – Galatasaray maçında Fenerbahçe’nin ikinci golünde Emenike’nin topa doğru hamlesini ofsayt olarak yorumlayan ve iddia eden Galatasaraylılar var. Oysa FIFA’nın Temmuz 2013′de yaptığı değişikliklere göre ofsayt yok.

( Futbol Oyun Kuralları 2013-14 / Kural 11 – Sayfa 35 )

ofsayt2

 

Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği Oyun Kurallarında Değişiklikler

ofsayt1

Written by kesinofsayt

11 Kasım 2013 at 12:11

Fenerbahçe, Galatasaray kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

YARGITAY KARARINI BEKLERKEN

leave a comment »

EXPRESS-137-K

3 Temmuz Darbesi’nde hepimiz yargıtay kararını bekliyoruz. Karardan endişe duyanların sayısının daha fazla olduğunu sanıyorum. Şahsen en ufak bir beklentim yok maalesef…

Fenerbahçe’nin Seçimli Genel Kurulu’na doğru, bence hiç bir şansı olmayan Mehmet Ali Aydınlar’ın adaylığını açıklaması da beklentimi doğrular nitelikte. Aydınlar’a, aynen 3 Temmuz sürecinde bazılarına yapıldığı gibi,  “bazı şeylerin” fısıldanmış olduğunu tahmin ediyorum.

Express Dergisi’nin Ağustos – Eylül 2013 sayısında Demokrat Yargı Derneği Başkan Yardımcısı Faruk Özsu ile yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Özsu Türkiye’deki yargı sistemini, hakim ve savcıların içinde bulunduğu durumu çok net anlatmış. Oldukça açık ifadelerin yer aldığı söyleşide Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davaların yanı sıra “Şike Davası”na da değiniliyor. Özellikle ÖYM’lerin aslında “ne olduğu”nu, hala anlamamış olan varsa okumasını öneriyorum.

İçindeki birçok güzel yazı nedeniyle dergiyi almanızı tavsiye ederim. Ancak bulamayan / ulaşamayanlar için söyleşinin tam metni aşağıda:

Alfabeden başlayalım: “Ergenekon süreci” nedir?
2005′teki Şemdinli hadisesiyle başlayan, sonrasında Ergenekon soruşturmasıyla alevlenen, Balyoz, Poyrazköy vs. ile devam eden, oradan da Devrimci Karargâh, Odatv ve Şike Davası vs. ile çeşitlenen bu davalar zincirini “Ergenekon Süreci” olarak tarif edebiliriz. Bu süreç ilk başlarda bir “derin devlet” soruşturması olarak duyurulmuş, eski iktidar yanlıları ve kategorik AKP karşıtları dışında toplumun geniş bir kesimi tarafından desteklenmişti. Türkiye’deki iktidar geleneğinin ne kadar geniş kesimleri mağdur ettiği düşünüldüğünde ve de ülkenin karanlık geçmişi, her kesimden sayısız faili meçhuller, Kürt halkının onyıllardır yaşadığı ve hele de soruşturmanın hemen öncesinde, sonradan yapılan ve kolayca reddedilemeyecek kimi yorumlara göre, Ergenekon soruşturmasına başlangıç meşruiyeti sağlaması için AKP-Cemaat iktidarının müştereken göz yummasıyla katledilen Hrant Dink’in henüz kuramamış kanı, “derin devletle hesaplaşıyorum” diyen siyasal iktidara inanmayı, en azından kredi açılmasını kolaylaştırmıştı. Nitekim, bu sürece bu gerekçeyle Demokrat Yargı Derneği olarak biz de destek vermiştik. Ancak, gelinen noktayı özetlemem gerekirse, tek kelimeyle hayal kırıklığıdır.

Sizin için ilk kırılma noktası neydi?
İlk tereddüdüm Balyoz soruşturmasının başlamasıyla oldu. Zira dosyayla ilgili derinlemesine bir bilgiye bile ihtiyaç duymadan, sadece on yıllık ceza yargıçlığı tecrübemle bu soruşturmanın hukuksal bir kılıfa yerleştirilemeyeceğini görmüştüm. Zira, yedi yıl önce “kendiliğinden” sona eren bir sürecin, yedi yıl sonra “teşebbüs edilmiş” sayılması, sadece hukuka değil, dilbilgisi kurallarına da aykırıydı. Mahkeme, eylemin teşebbüs halinde kalmasına sebep olan “engeli” Çetin Doğan’ın “tekleyen kalbi” olarak belirledi, ki bu kabul, bir ortaçağ yargılaması pratiğidir. Diğer yandan, komutanların Yüce Divan’da yargılanması gerektiğini düzenleyen, üstelik 12 Eylül referandumunda kabul edilen 148. maddenin -sanki bir suçun yasada düzenlenmesi mümkünmüş gibi- “Darbe görev mi ki!” denerek elenmesinin tam anlamıyla “Zihni Sinir hukukçuluğu” olduğunu düşünüyorum. Balyoz davasındaki hukukî sorunları ve davanın destekçilerinin yaklaşımlarının ne denli anti-demokratik olduğunu ayrıntılı olarak Radikal 2′de yazdım. Kısacası, Balyoz soruşturmasının başladığı 2010 başından itibaren Ergenekon sürecine güvenim sarsıldı ve referandum sonrası beliren yeni iktidarın açık ve net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, bu sürecin eksik ya da aksak bir süreç değil, yeni bir hegemonyanın tesisi için kurgulanmış kirli bir iktidar oyunu olduğunu anladım ve tüm desteğimi çektim. Tabii buradaki “ben”le Demokrat Yargı’nın mevcut kadrosunu kastediyorum. Lafı uzatmadan hemen söylemek gerekir: Bu süreç, hukuksal değildir. O nedenle, bir hukuksal süreçle ilgili olan tüm hukuksal işleyiş ve usûllerle hukuksal referanslar bir kenara bırakılmalıdır. Bu süreci hukuksal yapan tek şey, yargıç-savcı titrine sahip birilerinin olması ve kararların başlığında savcılık, mahkeme gibi tabirlerin yazmasıdır. Kısacası, bu süreçte hukuksal referansların herhangi bir analiz değeri yoktur.

Yargıtay aşamasında ne olur sizce?
Demin söylediklerim, Yargıtay aşaması için de geçerli. Hukuksal referanslar bir işe yaramayacaktır. İki nedenle: Birincisi, referandum öncesi yargıda egemen ya da etkili olan çeşitli siyasal güçler, referandum sonrası yok edilmiş ve yargı tek bir siyasal iradenin etkisi altına girmiştir. Bu siyasal irade Gülen Cemaati’dir. Şüphesiz, Başbakan Erdoğan’ın ağırlığı olmadığı söylenemez, ama Erdoğan’ın iradesi, somut hadisede Cemaat aleyhine bir durumun olmamasıyla sınırlıdır; yani, Cemaatle Erdoğan’ın çıkarlarının farklılık arz ettiği anlarda, yargının Cemaat lehine tavır alacağını unutmamak lâzım. Kısacası, Silivri yargıçlarıyla yüksek yargı arasında siyasal-hukuksal bir perspektif farklılığı yoktur. İkisine de aynı siyasal-ideolojik güç hükmetmektedir. Bu nedenle de, Yargıtay’dan, Silivri’deki heyetten farklı bir irade beklemek hatalı olacaktır. Yargıtay, Ergenekon sürecinin tüm kararlarına birkaç küçük fırça darbesi atarak, mümkün olduğunca geniş kesimleri ikna etmeye çalışacaktır. Fazlasını beklemek, siyasal iklim ve güç dengeleri değişmediği sürece, saflık olacaktır. Diğer yandan, referandum sonrası Yargıtay’daki kadrolar köklü değişiklikler geçirdi ve yeni Yargıtay kadroları, eskinin hukukî referanslarıyla kendini bağlı hissetmemektedir. Bu yeni durumda, ortalama hukukî güvenliğin kaybolduğu dönemlerde olduğumuzu söyleyebiliriz. Hem ilk derece yargısı hem de Yargıtay, artık günlük, duruma ve kişiye göre değişen, hiçbir tutarlılık endişesi taşımayan, hukuk ötesi referanslarla ilerlemektedir. Mevcut Yargıtay’la Silivri mahkemesi arasında bir siyasal-ideolojik yaklaşım farkı ya da bir yargısal-meslekî perspektif ayrılığı beklemek saçmadır. Yargıtay sürecini en doğru biçimde öngörmek ve anlamak için Erdoğan’la Cemaat arasındaki ayrışma, itişme ve uzlaşma noktalarına dikkat kesilmek gerekir. Şunu da eklemeliyim: Mithat Sancar’ın TESEV raporunun aksine, Türkiye yargısına ve yargıçlarına tutarlı bir ideolojik-siyasal perspektif yakıştırmamak lâzım. Hatırlayalım, yüksek yargı, referandum öncesi Kemalistti. Yargı, “muktedir” olan gücü gördüğü anda çabucak ona uyum sağlar. O nedenle Cemaat taraftarı ya da Erdoğan taraftarı ayrımına büyük ve derin anlamlar yüklememek lâzım. Birkaç militan dışında genel yaklaşım, muktedir lehine tavır almak olacaktır.

Erdoğan’la Cemaat arasındaki ayrışma, itişme ve uzlaşma noktalarına dikkat kesilmek gerekir” dediniz. Hükümetle Cemaat, Ergenekon/Balyoz ve KCK davalarında yaklaşım, bakış açısı ve çıkarlar bakımından uyuşuyor mu, çelişiyor mu? Hükümeti destekleyen kimi yazarlar bu davalar bağlamında “aslında hükümet de rahatsız ama, Cemaat izin vermiyor” ya da “hükümet Kürt açılımından yana, ama Cemaat istemiyor” yönünde değerlendirmelerde bulunuyor. En son, başbakan ve cumhurbaşkanı, Başbuğ konusunda yargıya “serzenişte” bulunur gibi yaptı. Yani, eskiden hükümetin elini ordu bağlarken, şimdiyse Cemaat mi bağlıyor?
Öncelikle şu bilgiyi ezber edelim: ÖYM’ler aracılığıyla yürütülen tüm bu davalar, yargıdaki asıl iktidar sahibi olan Cemaat’in mutfağında pişirilmektedir. Haliyle de bu davalar Cemaat’le mutlak anlamda uyumludur. Hükümet ise, Cemaat’le iradesi uyuştuğu anlarda davaları sahiplenmiş, kısmen uyuştuğu anlarda şerh koymuş, tamamen çeliştiği anda da itiraz etmiştir. Uyuşma ve çatışma bir davanın tamamında olabileceği gibi, bir parçasında da olabilir. Bazen bu uyuşma ve çatışma konjonktüre bağlı olarak değişiklik arz edebilir. Ama şu durum değişmez: ÖYM’lerde irade Cemaat’indir. Somut olarak, örneğin Şike davası, İlker Başbuğ’un tutuklanması ve elbette Deniz Feneri ve MİT soruşturmaları hükümetin tamamen karşısında olduğu soruşturmalar olmuştur. Ancak, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Odatv vs. ile KCK davalarında hükümetin onayı kısmî olmuştur. KCK’nın asıl sahibinin ise PKK/BDP’den doğacak boşluğa talip olan Cemaat olduğunu düşünüyorum. Aralarındaki yaklaşım farkı ise bence şu: Cemaat Kürt siyasetinin üzerinden buldozer gibi geçecek bir fetih isterken, hükümet oy ve seçim kaygısı ve de bölgeye yerleşecek kadrolarının olmaması nedeniyle uyum ve işbirliği esaslı İslâmî asimilasyon niyetindedir. Ezcümle, hükümet bir siyasal program ve strateji gereği ya da politik kaygılarla veyahut da oy endişesi nedeniyle, zamana ve kişilere göre, şerhler koymuştur bu davalara. Ama sonuç olarak, belirttiklerim dışında hükümetin iradesinin bu davaların tamamen dışında olduğunu söylemek de mümkün değildir. Aksine, kendi gerekçeleriyle büyük oranda destekçisidir. Bu nedenle de -özellikle de Gezi Parkı’nda “demokratik performansını” gözlemlediğimiz- hükümetin demokrasi için yanıp tutuştuğu, ancak geçmişte askerin, şimdi de Cemaat’in köstek olduğu şeklindeki sözler bana son derece yavan ve gayrıciddi geliyor.

Özellikle MİT konusunda su yüzüne çıkan AKP-Cemaat çekişmesinin ardından, hükümetin Adalet Bakanlığı bünyesindeki ve yargıdaki Cemaat mensuplarını tasfiye etmeye giriştiği çok yazıldı çizildi. Böyle bir tasfiye girişimi olmadı mı? Bu kadar uzun süredir iktidarda olan ve bunca güçlü bir hükümet yargıda Cemaat’in egemenliğini nasıl oluvor da bertaraf edemivor?
Cemaat 10-15 yılı aşkın bir süredir yargıda yoğun bir şekilde kadrolaştı. Referanduma kadar Cemaat’in yargıda ve özellikle de yönetim katında, yani bakanlık bürokrasisinde geniş bir kadrosu zaten oluşmuştu. Bu kadro yargıdaki tek organize gruptu. Diğerlerinden daha ciddiydi ve siyasal akıl ve stratejiye sahipti. Üslûpları nedeniyle taşrada da sempati topluyorlardı. Hükümet, yargının Cemaat tarafından ilmek ilmek yeni baştan dokunduğunu görmesine rağmen sesini çıkarmadı. Nitekim, HSYK seçimlerindeki “Bakanlık listesi” de aslında hükümetin değil, Cemaat’in listesiydi. Hükümetin sessizliğinin iki sebebi vardı. Birincisi, tek düşman olarak Cumhuriyetçi-Kemalistlere kilitlenmişlerdi.
Bu odaklanma sağduyularını kör etmişti. İkinci olarak, hükümetin yargıdaki tabanı organize ve örgütlü değildi ve de Cemaat kadrosu gibi tutarlı ve ciddi bir siyasal akla ve stratejiye sahip değildi. Yani, hükümet Cemaate mecburdu. Diğer yandan, Cemaat yargıda sadece kadro olarak değil, “hâkim vasatı” dediğim yargıç tipolojisine uygunluğu ve uyum sağlama kapasitesiyle de hükümete oranla çok avantajlıydı. Bu nedenlerle, Cemaat yargının ana karargâhını kolaylıkla ele geçirdi ve uzun süre de elde tutacağa benziyor. Yargıçlar açısından yargıdaki iktidar her şeydir. Yargıçlar, iktidar ve güç hiyerarşisinde birinci sıraya HSYK’dan yansıyan iradeyi koyar. Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil diğer tüm güçler yargıçlar açısından ikincildir. Bu durum Cemaat’in mevcut gücünü daha kolay anlamamızı sağlayabilir. Cemaat ile “hâkim vasatı” arasındaki duygudaşlığa dair bir örnek vereyim: 2009′da Emine Ülker Tarhan, Cemaat’e yakın yargıçların desteğiyle Ömer Faruk Eminağaoğlu’nu YARSAV başkanlığından indirdi. Tarhan, yargıdaki durumu en iyi bilenlerden biri olmasına rağmen, yargıdaki Cemaat varlığına dair tek kelâm etmiyor, onun yerine, doğru olmamasına rağmen “AKP yargıyı ele geçirdi!” diye feveran ediyor. Bu hal sadece Cemaat’e duyulan minnet duygusuyla izah edilemez. Asıl sebep, Cemaat’le Kemalistlerin “hâkim vasatı”nda buluşmalarındaki kolaylıktır. Öyle ki, bugün YARSAV yönetiminde Cemaat ağırlıkta olduğu halde, YARSAV’ın tutum alışında önemli bir fark görülmüyor ve kamuoyu mevcut YARSAV’ı eski Kemalist YARSAV sanıyor. Cemaat ile yargının geneli arasındaki uyumu göstermesi açısından önemli bir örnektir bu. Sorunuza dönersek, Cemaat yargıyla bütünleşmiştir. Ana karargâhtan, yani HSYK, yargı bürokrasisi ve yüksek yargıdan başlayarak başsavcılıklar, komisyon başkanlıkları ve müfettişler aracılığıyla yargının kılcal damarlarına yayılmış ve tüm vücudu ele geçirmiştir. Yargının ruhu, beyni ve iradesi haline gelmiştir. Hükümetin tasfiye etmesi bu nedenle çok, ama çok zordur. Cemaat siyasal alanda ve toplum nezdinde büyük bir itibar kaybı yaşayıp “marjinal” hale gelmediği ve yargı içi “muktedir” konumunu kaybetmediği sürece bu durum değişmeyecektir. Cemaat “yargı içi muktedir” konumunu kaybettiği anda, aynı yargı eliyle ve ışık hızıyla bir “terör örgütü” soruşturmasına bile dahil edilebilir. Nitekim, 13 Ağustos’taki bildiri, radikal bir iktidar dönüşümü halinde savcıların eline yeterli kanıtı vermiş durumda.

O bildiriyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yargıdaki Cemaat dışı AKP tabanının huzursuzluğu HSYK seçimleri ardından doğmaya başlamıştı. Bu huzursuzluğun en ciddi belirtisi, yeni HSYK’nın Yargıtay üyesi olarak atadığı ünlü “160′lar”la zuhur etmişti. HSYK, başsavcılıklar, komisyon başkanlıkları, Özel Yetkili Mahkemeler, müfettişlikler, Yargıtay üyelikleri vs. gibi tüm “seçkin” koltuklara hızla ve tamamıyla Cemaat kadrolarını yerleştirirken, AKP tabanına dahil olan Cemaat dışı yargıçların huzursuzluğu büyüyordu. Bu huzursuzluğun hükümete yansımaması düşünülemez. ÖYM’lerdeki Cemaat kadrolaşması tamamlanınca da, ucu hükümete dokunan soruşturmalar başladı. Şike soruşturması ve İlker Başbuğ’un tutuklanması, hatta Odatv soruşturması ve abartılı KCK tutuklamaları bunlardan birkaçıdır. 7 Şubat ise dananın kuyruğunun koptuğu an oldu. Hükümet “tehlikenin farkına” varmıştı, ama yargıda Cemaat’in gücü hükümetin gözünü korkutuyordu. Hükümetin Anayasa taslağındaki Yargıtay ve Danıştay’ı lağvetmeye yönelik hamlesi, esas olarak Cemaat’in yüksek yargıdaki gücünü kırmaya yönelikti. Ama sonradan, HSYK’nın yapısının değişmesi halinde yüksek yargıyı da kendi iradesine göre yönlendirebileceğini düşündüğü için HSYK’nın yapısının değişmesi konusunda diğer partilerle uzlaştı ve Yargıtay/Danıştay’a yönelik hamleden vazgeçti. Tüm bunlar olurken Cemaat de eski Kemalist klişeleri mezarından çıkarıp piyasaya sürüyordu: “Yargı bağımsızlığı, siyasetin yargıdan uzak durması gerektiği vs.” gibi. Bunların işe yaramadığını görünce de, yargıdaki ve asıl olarak devletteki siyasal varlığını korumak için 13 Ağustos bildirisi geldi. Bu bildiri Cemaat’in ilk defa eylemini ve varlığını alenîleştirmesi açısından çok önemli. Ama, konumuz açısından asıl önemi, hükümetin yeni anayasada HSYK’ya yönelik olası tasarrufunun Cemaat tarafından ciddiye alındığını göstermesi. Ama tabii ki, bildiride yazılı olduğu üzere, Cemaat kadrolarının tasfiye edildiği doğru değil. Olası bir tasfiye girişimine karşı önleme amaçlı edilmiş bir kelâm o. Bugün yargıdaki yönetim katmanı ve ÖYM’ler tümüyle Cemaat’in elindedir. Tabii, bu kadroların tümüyle Cemaat mensubu olduğunu iddia etmiyoruz. Cemaat’in yargı içi iktidarın mutlak hakimi olmasına bağlı olarak, buralarda da görevli olanların Cemaat’e ya doğrudan bağlı, ya da sorun çıkarmayacak kişilerden ibaret olduğunu söylüyoruz. Ergenekon ve Balyoz davalarında yüzlerce insana, on bin yıla yakın ceza verildi, ama bırakın son kararı, tek bir ara kararda dahi tek bir karşı oy çıkmadı. 12 Eylül yargılamaları başta, Türkiye tarihinde, hatta dünya tarihinde bile görülmemiştir böyle bir uyum ve tekseslilik. O nedenle, yargıda bir Cemaat tasfiyesi yapıldığı iddiası saçmadır. Adalet Bakanlığı bürokrasisinde yapılan kısmî değişikliklerle bu yıl gerçekleşen tayin kararnamesindeki -Ankara başsavcılığı gibi- hükümetin gazını almaya yönelik bir iki küçük tasarrufu ciddiye almamak lâzım. Zira, “sel gider kum kalır” ilkesi gereği, yargıçlar giden selin ardından kalacak olan kumu iyi bilir ve kalacak olanla, yani yargı içi iktidarın sahibiyle asla ters düşmek istemezler.

Ergenekon’a dönersek, yargı sürecinde en çok dikkatinizi çeken husus ne oldu?
Yıllardır kafamı kurcalayan bir soru var. Mahkemenin eski başkanı Köksal Şengün’ün de dile getirdiği gibi, Danıştay cinayeti davasına bakan eski Yargıtay dairesi, Danıştay cinayetinin Ergenekon soruşturmasına bağlanmasını neden istemiştir? Bu, hayatî bir sorudur. Komploculuğun sınırlarında dolaşmadan verilecek bir cevap süreçle ilgili çok önemli katkılar sunacaktır. Tabii, işin içinde yargı olunca, basit ve “makûl” cevapları da olabilir yapılanın. Mesela, önceki Yargıtay dairesi hem Danıştay davasını hem de Ergenekon sürecini istedikleri gibi yönetecekleri düşüncesiyle dosyanın Silivri’ye gönderilmesini istemiş de olabilir, bildik yargıç korkaklığı ve refleksleriyle davanın yakıcılığından uzak durmak için de. Ya da Danıştay dosyasının Silivri torbasında kaybolmasını sağlamak için ya da başka bir sebeple. Ne sebeple olursa olsun, Danıştay cinayeti davasının Ergenekon dosyasıyla birleştirilmesi hayatî bir an olmuştur.

Niçin “hayatî bir an”?
Çünkü Danıştay saldırısı ve o saldırganların -Cumhuriyet’e bomba atılması gibi— diğer eylemleri Ergenekon’un neredeyse tek somut şiddet eylemidir. Danıştay cinayeti ve bu saldırganların diğer eylemleri olmasa, Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Alparslan Arslan, Osman Yıldırım gibi karanlık figürlerin Ergenekon davasındaki varlıkları son derece tartışmalı olacaktı. Bu isimler iktidarın tabanı dışındaki kesimleri ve neredeyse tüm Kürt kamuoyunu ikna etmekte kullanıldı ve de bu ikna süreci başarılı oldu. Bu isimler bugün bile Ergenekon kararına itiraz edeceklerin suratına çarpılmaktadır: “Veli Küçük’ü ve İbrahim Şahin’i mi savunuyorsun?” Muhatabın belini kıran bir sorudur bu. Oysa, bu isimlerin, mahkemenin delillerle değil de, yorum yoluyla ulaştığı Danıştay cinayeti dışında hiçbir somut eyleminin, delillendirilmeyi bırakalım, iddia dahi edilmediğini ve tek referansın bu şahısların kimlikleri ve kişilikleri olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu davada, Danıştay saldırısı dışında tek bir somut şiddet eylemi yargılanmamış, onun yerine tek müştekisi mevcut iktidar bileşenleri olan ve somut bir örgüt ve eylemleri değil de, kişilikler, kimlikler ve iktidar yönünden yarattıkları tehlikeler cezalandırılmıştır. Danıştay saldırısı sanıkları ve onlarla zorlama bir bağ kurulan Veli Küçük gibi birkaç karanlık figür “vitrin süsü” olarak kullanılmıştır.

Bu davaların hukukî zemini ve görülüş biçimi en başından beri tartışmalı. Ancak, davalara destek verenler de, hukukî zeminden ziyade, siyasal ve hatta, kendi ifadeleriyle, “etik” bir noktadan hareket ediyor. Darbe geleneğiyle yüzleşildiği, ülkenin askerî vesayetten kurtulup demokratikleştiği, dolayısıyla yargı sürecindeki hukuksuzlukların, mağduriyetlerin bu uğurda tahammül edilmesi gereken “yol kazaları” ya da “teferruatlar” olduğu söyleniyor. Hukuku bir yana bırakıp politik çerçevede yaklaştığımızda, bu tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu sorunun cevabı için, “darbe yargılanıyor, askerî vesayetten kurtuluyoruz” gibi argümanlara bakmak gerekiyor. Birincisi şu: Bu davalarla gerçekten darbe ihtimali ve darbecilik geleneği mi yargılandı? Sorunun cevabı için, öncelikle liberal, liberal-sol ve muhafazakâr “demokratlar”a egemen olan “darbe ve darbecilik” algısına bakalım. Bu algıya göre, “ordu/devlet, hoşlanmadığı siyasî iktidarın/milletin ancak belirli sınırlar içinde hareket etmesine izin verir. Siyasî iktidar/millet sınırları ihlâl ederse, asker/devlet bir askerî operasyonla siyasal iktidarı/milleti alaşağı eder. İşte vesayet ve darbe budur.” Bu algı ve analiz gülünçtür. Zira, askerî darbe, iktidardan hoşlanmayan askerlerin “kalkın darbe yapak!” diyerek gerçekleştirebilecekleri bir eylem değildir. Asker bir memur-bürokrat sınıftır, siyasal karar mercii değildir. Kendiliğinden ne böyle bir siyasal gücü vardır ne de böyle bir siyasal akıl ve stratejiye sahiptir.

Müebbet hapis cezası verilen Başbuğ ve silah arkadaşları ellerindeki gücü kullanarak darbe yapmaya, seçilmiş iktidarı devirmeye kalkışamaz mıydı?
Ben sorayım: Sıranın kendilerine geldiğini göre göre, o anlı şanlı generaller neden kuzu kuzu beklediler? Sadece bu sorunun cevabı darbe ve darbecilikle ilgili tüm tespitleri açığa düşürür.

AKP’ye karşı bir darbe ihtimali yok muydu?
Kesinlikle hayır. Askerî darbe için bir “darbe koalisyonu” gerekir. Tabii öncelikle ortada ciddi bir meşruiyet kaybı yaşayan bir siyasal iktidar lâzımdır. “Darbe koalisyonu” bu ortamda devreye girer. Koalisyonun birinci unsuru, ulusal-küresel sermayedir. İkincisi, hükümet aleyhine ve yıkılması gerektiğine dair oluşan geniş bir toplumsal mutabakattır. Koalisyonun sonuncu parçası ise, ilk iki unsuru arkasına alan ve kendini yeterince güvende hisseden bir silahlı bürokrasidir. Koalisyonun hiçbir unsurunun amacı Erol Taş veya Tecavüzcü Coşkun tarzı bir “amaçsız kötülük” olmayıp özellikle de en önemli unsuru olan sermaye için amaç, kapitalizmin ihtiyacı olan “para, mal ve insan dolaşımı için hukukî güvenlik, istikrar ve öngörülebilirlik” halinin tesisidir. Darbe koalisyonunun en önemli ayağı ulusal-küresel sermaye, kurulduğu günden beri AKP’nin arkasındaydı. Diğer unsurlar ise net bir siyasal uyum içinde değildi ve zamanla çözüldüler. Kısacası, 2002 sonrası bir askerî darbe ihtimali sıfırdı. Yani, bu davalarda gerçekleşme ihtimali olmayan bir darbenin yaşanmamış, ama muhtemel mağduriyeti cezalandırılmış oldu.

Öyle ya da böyle, neticede rejim vesayetten kurtulup demokratikleşti mi?
Vesayet, bir siyasal gücün ülkede tek ve tekçi bir siyasal dili hâkim kılma çabasıdır. Ülkede tek bir egemen siyasal dil ve üslûbun egemen olması demektir. Ve sanıldığı gibi askerî bir eylem değildir. “Askerî vesayet” terimi bu nedenle eksik ve sorunludur. Asıl dikkat edilmesi gereken tekçi-baskıcı ve toplum mühendisi dikta dilidir. Bugün bu dil ve üslûbun ortadan kalktığını söyleyebilir miyiz? Tüm enerjisini asker karşıtlığında harcayan liberal-sol “demokratlar” belki fark etmiyor ama, tek parti dönemiyle yarışan bir tarihsel dönemdeyiz. Geçmişte topluma vesayet eden siyasal dil ordu üzerinden tebliğ ediliyordu. Şu çok önemli: Vesayet makamı ordu değildi. Ordu bir taşıyıcıydı. Bugünse aynı taşıyıcılığı polis ve yargının üstlendiğini söyleyebiliriz. Yargı siyasal iktidarın tekçi, baskıcı, toplum mühendisi dilinin taşıyıcısı konumundadır. Bugün yargı, sözcüsü olduğu siyasal-ideolojik güç adına, siyasal eylemin ve politik muhalefetin yön ve sınırlarını çizmekte, siyaset için çerçeve belirlemekte ve iktidar dışındaki tüm kesimlerin siyasetini kriminalleştirmektedir. “Eskiden konuşulamayan pek çok şeyin bugün konuşulabildiği” söylenip demokratikleşildiği iddia ediliyor, ama her otoriter dönem kendi “tabu”sunu beraberinde getiriyor. Eskiden konuşulamayıp da bugün konuşulabilenler eski dönemin tabusuydu. Bugün de yeni iktidarın tabuları var. Eskiden asker tabuydu, şimdi ise Gülen Cemaati. Söz ve düşünce hürriyetinin genişlediğini düşünenler, yeni iktidarın tabularına söz söyleyerek bir sağlama yapabilirler. Misal, sadece birkaç gün önce Danıştay’ın “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili verdiği karara göz atıldığında, vesayetin bitip bitmediğini, söz ve düşünce hürriyetinde nasıl bir “gelişme” olduğunu ve ilerleyen dönemde nasıl bir “hürriyet”le tanışacağımızı görebiliriz. Tüm Ergenekon süreci, artı KCK davaları bu anlamda vesayete karşı yürütülen süreçler değil, vesayetin el değiştirmesine yönelik operasyonlar olmuş ve mevcut siyasal iktidar eliyle yeni bir vesayet ve darbe düzeni tesis edilmiştir. Gelinen nokta, otoriterlikten totaliterliğe geçiş olmuştur. Bunu “hürriyet ve demokrasi” olarak anlamaya ve anlatmaya çalışanlara dememiz gereken şey şudur aslında: “Defol git başımdan!” Ergenekon süreci gibi büyük operasyonlar yanında, yargının gündelik performansının gözden kaçırılmaması gerekir. Kaldı ki, bu süreçler son derece ahlâk dışı operasyonlarla yürütüldü. Bana kalırsa, bu tür operasyonlar mağdurlardan ziyade faillerini kirletir. Bir tarafın sayısız haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlikle karşılaştığı, diğer tarafın ise ciddi bir ahlâk yitimi yaşadığı bir süreç nasıl bir uzlaşma, barış ve demokrasi getirecek, doğrusu, anlaşılması güçtür.

Maksat darbe geleneğinden, vesayetten kurtulma, rejimin demokratikleşmesi değildiyse, neydi?
Her eylem belirli bir perspektif üzerinde varolur. Yani, bir eyleme anlam veren şey perspektiftir. O nedenle de bir failin eylemini anlamak için onun perspektifini anlamak gerekmektedir. Siyasal iktidarın bileşenlerinin stratejik ve taktik ayrımlarını bir kenara bırakırsak, ana siyasal-tarihsel perspektifi kabaca şu şekilde özetleyebiliriz: “Cumhuriyet şanlı Osmanlı tarihinde bir parantezdir. Ülkenin ana sorunu Cumhuriyet ideolojisi ve kadrolarıdır. Eğer tüm kadrolar bu ‘yanlış ellerden alınır da ‘milletin öz evlatlarına’ verilirse sorunumuz kalmaz.” Bu perspektif Ergenekon sürecinin ana motivasyonudur. Aynı perspektifin Kürtlere yansıması ise şöyledir: “Kürt ‘kardeşlerimiz’ ile aramıza giren kara kedi PKK/BDP, yani ‘Kemalist Kürtler’dir. Bu siyasal hareket yok edilir ya da ehlileştirilirse, Kürtlerle İslâm ortak paydası üzerinde buluşulabilir.”

O “Kemalist” sıfatıyla PKK ve BDP’nin laik/seküler çizgisi ve -Kemalizmle hiç alâkası olmayan- sosyalist fikriyatı kastediliyor, öyle değil mi?
Tabii ki. Kürt hareketini onlar için katlanılmaz yapan da bu. KCK operasyonu da bu perspektifin ürünüdür. PKK/BDP’nin yok edilmesi halinde doğacak boşluk siyasal İslâm -ya da Hocaefendi’nin nuru- ile doldurulacak ve Kürtler de birer “samimi Müslüman” haline getirilerek -tıpkı askerî vesayet, darbecilik, yargı sorunu vs. gibi- Kürt sorunu da “halledilecektir”.

Özetlediğiniz bu perspektife “liberal-demokrat” entelektüellerin verdiği desteğe ne demeli? AKP hegemonyasını büyük ölçüde o entelektüellerden aldığı moral destek sayesinde kurdumadı mı?
Doğru, ama şunu söylememe izin verin: Epeydir “Yetmez ama Evet”çilere bir öfke ve hiddet var. Onların cevabı da arabesk bir karşı koyuştan ileri gitmiyor. Şu noktayı açıklığa kavuşturalım: “Demokratik uzlaşma siyasetiyle “egemen siyaseti” arasında çok temel bir fark var. Belirli tarihsel dönemlerde, anti-demokratik bir iktidar karşısında, demokratik bir ortaklık ve uzlaşma içine girilmesinde sorun yok. Bu politik eylemsellik, “demokratik uzlaşma siyaseti” demektir. Söz konusu kesimlerin referandum öncesi, -tıpkı bugün Gezi’de oluşan siyasal ittifak gibi- geleneksel iktidar karşısında demokratik bir güç birliği içine girmesi ve AKP’yi demokratik şerhlerle desteklemesi kabul edilebilir bir durumdur. Bu kesimlerin iktidarı Kemalizm ve Kemalistlerle sınırlayan, darbe karşıtlığını da Kemalist ordu karşıtlığında sabitleyen siyasal-tarihsel analizleri sığ ve yetersizdi. Ancak, referandum öncesinde, geçmiş iktidar karşısındaki politik-ahlâkî tutumları onları kurtarıyordu. Bugün onları birer entelektüel paçavraya çeviren, referandum sonrasındaki tutumlarıdır. Referandumla birlikte kurulan yeni hegemonyaya dair, bırakın ciddi bir itirazı, tek bir merak ve soruları bile olmadı. Aksine, son üç yılı yıkılıp giden eski iktidarı çöplükten çıkarıp satmaya çalışmakla geçirdiler. Referandumla birlikte terfi ettikleri siyaset “egemen siyaseti”ydi: Artık yeni iktidarın parçası olmuşlardı. Demokratlıktan despotluğa böyle geçtiler. Bu entelektüel destek yeni kurulan hegemonya için çok kıymetliydi. Bugünse yaşadıkları tam anlamıyla bir çöküştür. Bu davalar, ardından da Gezi direnişi, bu kesimlerin bulundukları yerin demokratik mücadele sahası değil, sultanın eteğinin altı olduğunu açığa çıkardı ve yıllardır üfürdükleri entelektüel iddiaların yavanlığını ve gülünçlüğünü ortaya serdi. Özellikle Gezi, sahici siyasetin işaretini verdi ve yıllardır yaşadığımız “hakikat kaybinı tersine çevirdi. Koskoca bir “yalan dünyası” büyük bir gürültüyle, mevcut iktidarla birlikte liberal-”demokrat” tayfanın üzerine çöküverdi. Bugün artık bu kesimler aracılığıyla nasıl bir hakikat kaybı ve yalana mahkûm edildiğimizi tüm çıplaklığıyla görmüş durumdayız. “Darbecilik-darbeciler” teranesi ve “Kemalist-İttihatçı derin devlete karşı aslanlar gibi mücadele eden Erdoğan” masalı tuzla buz olurken, ülke asıl darbecilerin kim olduğunu gördü. Ve son on, hatta yirmi yıldır “devlet-toplum / merkez-çevre” kavramları üzerinden üretilen tekerlemeleri çöpe yolladı. “Yeni devlet” geleneksel iktidarın son halkası olarak tüm ağırlığıyla belirirken, liberaller ve “demokrat”lar kendilerini bir anda polis copunu ve postalını cilalarken buldular. Artık şunu kesin olarak kabul ve ilan etmemiz gerekiyor: Liberal ve “demokrat” entelektüeller başta olmak üzere, Türkiye’deki “kelâm sahiplerinin “söz” ve “hakikat”le ilişkileri minimum düzeyde. Buna rağmen, sözün mülkiyetini kimseye bırakmaya niyetli değiller. Cemaat”in devletteki gayrimeşru varlığı ve Hükümet-Cemaat çatışması saklanamaz hale gelip de, en son Cemaat”in 13 Ağustos bildirisiyle suratımıza çarpılırken, “hiçbir analizim doğru çıkmadı, ben bu işlerden anlamıyorum, affedin!” demek yerine gündemi yorumlamak üzere en önce koşmalarına ne desek, bilemiyorum. Bu kesimlerin sözle sorunlu ilişkilerinden belki daha da önemlisi ise, tutarlı ve bütünlüklü bir adalet ve demokrasi perspektiflerinin olmamasıdır. Adalet anlayışının bir bütün olduğunu, belirli kesimlere dikkat kesilirken, hoşlarına gitmeyen kesimlerin polis copu ve düzmece davalarla inim inim inletilmesine sessiz kalmanın -ya da Roni Margulies’in yaptığı gibi, Cumhuriyetçi-Atatürkçü 70′lik teyzeleri coplanmasından eğlence çıkarmanın- mümkün olamayacağını anlayamıyorlar. Roni Margulies, Yıldıray Oğur, Melih Altınok ve Markar Esayan gibi artık karikatürleşen tipler neyse de, yıllarca demokrasi mücadelesi vermiş kerli ferli isimlerin yazdıklarına, söylediklerine insan yüzü kızarmadan bakamıyor. Bu kesimlerin “yeni devletin copu, gazı, savcılıkları ve mahkemelerinin en önde gelen savunucuları olmaları, onları yeni iktidarın neo-alperen ya da neo-ülkücüleri haline getirmiş durumda. Ama onlar kendilerini hâlâ “insan hakları savunucusu” sanıyor. Hakiki bir demokrat, yargılanan için “kim?” değil, “nasıl?” sorusunu sorar. Geleceğe dair adalet ve demokrasi ışığı o “nasırdadır zira. O “nasıl”, gelecekte nasıl bir siyasal ortamda yaşayacağımızı ve nasıl bir adalet ve demokrasiyle karşılaşacağımızı gösterir. Polisi, karakolları, savcılıkları ve mahkemeleri, hatta askeriyesi ve de sermayesiyle karşımızda dağ gibi bir AKP devleti varken, iktidara tek bir soru sormadan, tek bir ciddi tespitte bulunmadan “demokratçılık” oynuyorlar. Bu kesimden yükselen itirazlar ise, Cemaat’in sofrasında yer kapmak için yapılan yüzeysel bir Erdoğan aleyhtarlığı sadece. Tutarlı ve bütünlüklü bir adalet ve demokrasi perspektifi olmayan bu kesimlerin Kürtler ve gayrimüslimlerle ilgili mücadelelerinin de sığ ve yavan olduğu anlaşılıyor aslında. Ergenekon ve Gezi sürecinin en “hayırlı” neticelerinden biri, “hakikat” ve “söz”ün ve de “demokrasi ve adalet talebinin” önünde en ciddi engel olan bu kesimlerin insan hakkı savunucuları demokratlar değil, birer “entelektüel esnaf’ olduklarını göstermesidir.

Alfabeyle başladık, “özetin özeti”yle bitirelim…
Özetin özeti şu: Darbecilik, bir düzendir. Bu düzenin bir parçası da tekçi, baskıcı, başkasına yaşama şansı vermeyen siyasal iktidarlardır. Eğer darbe düzeni ile mücadele düşünülüyorsa, ilk önce iktidarların hükümet etme biçimini gözden geçirmesi gerekir. Hukuku umursamadan, kuru ve yaş demeden, binlerce insanı aynı torbaya doldurup ibreti âlem için uçurumdan yuvarlamak çare olamaz. Bu tavır bir darbe düzeni tavrıdır. Darbecilere özgü bir üslûpla ve darbe hukukuyla darbecilikle mücadele edilemez. Darbe hukuku, rövanş ve intikam duygusunu besler yalnızca.

SÖYLEŞİ: YÜCEL GÖKTÜRK / Express Dergisi, Ağustos – Eylül 2013

Written by kesinofsayt

23 Ekim 2013 at 12:10

Fenerbahçe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

FENERBAHÇE VAZGEÇMEDİĞİ İÇİN FENERBAHÇE’DİR!

leave a comment »

Bugün Türkiye’de hayata hangi yönden bakıyorsa baksın hemen herkesin kabul ettiği bir gerçek var; ülkede iktidar -aralarında paylaşım sorunları olsa da- AKP ve Cemaat tarafından paylaşılmakta. Genel uygulamalar da buna işaret ediyor.

Türkiye’de maalesef, bırakın muhalefet etmeyi, biat etmeyenler dahi sadece polis fezlekesine dayanarak tutuklanabiliyor, aylarca, yıllarca hapis yatabiliyor. “Sadece polis fezlekesi” derken abartmıyoruz. Polis fezlekeleri ile savcılık iddianameleri artık birebir aynı Türkiye’de. Bağımsızlığı “yetmez ama evet” Anayasa’sı ile yokedilmiş yargı ise neredeyse sadece bir noterlik makamı gibi çalışıyor. Polis fezlekelerinde hasbekader ortaya çıkan “hata”lar ise “sehven” olarak adlandırılıyor. Bir davanın kaderini etkileyecek öneme haiz bu “sehven”ler yargı tarafından ciddiye bile alınmıyor, geçiştiriliyor.

Bu girizgahı neden yaptım? 2013 Ağustos’unda başbakana atfen şu sözler medyaya düştü ve yalanlanmadı:

“Bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü kapsamına sokarız”…   ( http://www.radikal.com.tr/politika/gulen_cemaatinden_iddialara_sert_yanitdarbe_planlarini_hatirlatiyor-1146039 )

Bu sözlerin ülkedeki sistemin nasıl işlediğini göstermesi açısından önemli. Sizin suçlu olup olmamanız önemli değil, bir savcı ve üç polis hayatınızın karartılması için yeterli…
Hele ki bu uygulamayı ülkedeki en güçlü örgütlenmelerden birisine karşı dahi yapabilecek bir gücün daha zayıf kişilere / kurumlara neler yapabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Gelelim 3 Temmuz Darbesi’ne…

İki yılı aşkın bir geçmişi olan olayları yinelemenin bir anlamı yok. Çok yazıldı, çok çizildi ve daha da çok çarpıtıldı / çarpıtılıyor. UEFA Disiplin Komitesi ve CAS kararının “Avrupa’nın da şikeyi kabul ettiği” algısını yaratmaya çalışıyor ilk günden beridir bu operasyonun – bilnçli ya da bilinçsiz – içinde olanlar. Oysa gerçek çok daha basit; Avrupalı kafası hukuka ve adalete “dafault” olarak güvenir. Dolayısı ile AB aday ülkesi olan Türkiye’de de hukukun işlediği varsayılıyor. Salt polis fezlekesinin kabulünden ibaret duruşma ve kararın da gerçek bir “yargılama” olduğu düşünülüyor. Fenerbahçe’nin (ve Beşiktaş’ın) UEFA ve CAS’a anlatamadığı da bu oldu ne yazık ki.

Türkiye’de sürdürülen davanın birçok açıdan eleştirisi yapıldı Fenerbahçeliler tarafından. Aslında bu cümleyi yazmak bile acı veriyor. Doğrusu “hukuku, adaleti savunanlar tarafından” olmalıydı, ama ne acıdır ki aynı polisin, aynı savcıların, aynı mahkemelerin, aynı yöntemlerle sürdürdüğü başka davalara tepki veren, futbolu ancak Gezi Direnişi ile keşfeden “aydın”ların “Şike Davası”na bakışları benzeri diğer davalara göre tümüyle ters ya da görmezden gelmeyi tercih etmek şeklinde. Burada taraf/taraftar olmak dışında, Aziz Yıldırım “kişiliği/tavrı”na nefret duymaları ya da kaotik ve anlamadıkları futbol taraftarları arasındaki kavgalara girmeme kaygısı da rol oynuyor olabilir. Ancak tercihleri ve davranışları son derece iki yüzlü…

Davanın tüm yönlerini ele almak, adım adım yürümek hem çok geniş bir zamanı kapsayacağından, hem de uzmanlık alanımız olmadığından, hem de çokça tartışılmış olduğundan burada yapacağımız birşey değil. En azından bugün için. Ancak aradan çok zaman geçtiği için önemli gördüğümüz ana kırılma noktalarını ve art niyeti gösterecek noktaları tekrarlamak istiyorum.

Sadece unutanlara ve bugün mücadeleden bıkan, pes etme noktasında olanlara bir hatırlatma!

  • Öncelikli soru şu: emniyet uzun süreli teknik ve fiziki takip ile şike/teşvik kanaatine vardıysa, para transferi, hatta el değiştirmesini dahi izleyebildiyse neden suçüstü yapmadı? Bu soruya sağlıklı bir yanıt asla verilmedi bugüne kadar. Hatta “sağlıksız” bir yanıt bile verilmedi. Böyle bir soru yok sayıldı.
  • Emniyetin 19 maçta şike ve teşvik primi var iddiası havada kaldı. Ki polisin böyle bir “yargıya” varma hakkı yoktu.
  • Aziz Yıldırım, Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektupta savcı Mehmet Berk’in “Fenerbahçe’nin şampiyon olmaması halinde soruşturma açmayacağını söylediğini” iddia etti. Peki Fenerbahçe bir yıl önce şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırmasa soruşturma açılacak “malzeme” var mıydı? Ortada bir “suç” varsa bunun şampiyonluktan bağımsız soruşturulması gerekmez mi?
  • Savcı Mehmet Berk, kendisinin yolladığı kısıtlı bilgilerle hazırlanan Etik Kurulu Raporu’nu neden istedi? Kendisinde daha detaylı bilgiler vardı.
  • Mahkemede okunan iddianame ile avukatlara verilen iddianame arasında neden fark vardı?
  • 14 – 18 Şubat 2012 tarihleri arasında yapılan ilk dört duruşmada savunmanın itirazına rağmen mahkeme heyeti, herkesin bildiği iddianameyi dört gün boyunca okuttu. Duruşmanın kalanında sanıkları sürekli “süre azlığı” nedeniyle uyarıp, savunmaların kısa tutulması konusunda baskı altına aldı. Oysa savunmalar çok önemliydi. Gerçi sonradan anlaşıldı ki heyetin savunmalarla hiç ilgisi yoktu. Hüküm zaten “fezlekelerde” verilmişti.
  • Mahkeme heyeti, savunma tanıklarının çağırılmasını sürekli engelledi. Buna karşın konunun tümüyle dışında olan ve akli melekelerinde problem bulunan Cihan Oskay’ın Muğla Cezaevi’nden getirtilmesine onay verdi.
  • MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) Fenerbahçe’nin tüm mali kayıtlarını inceledi. Şüpheli bir para hareketine rastlamadı. Peki şike/teşvik öpücükle mi yapıldı?
  • En önemli soru: Fenerbahçe şikeyi kiminle yaptı?

Sadece bu ana noktalar operasyonun tümüyle art niyetli, manipülatif ve asılsız olduğunu ortaya koymaya yetiyor. Ancak ne yazık ki iki küsür yıldır sürdürülen psikolojik savaş bazı Fenerbahçelileri bile yıldırmış halde. “Konu kapansın da nasıl olursa olsun” noktasında olan sarı lacivertlilerden bunca zamandır yaşananları hatırlamalarını ve yukarıdaki soruları bir kez daha düşünmelerini rica ediyorum.

Pes eden vazgeçer…

Oysa Fenerbahçe vazgeçmediği için Fenerbahçe’dir…

Written by kesinofsayt

03 Eylül 2013 at 11:31

Fenerbahçe, Mehmet Berk kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

UEFA SORUŞTURMASINDA FIFA VE BLATTER ETKİSİ VAR MI?

leave a comment »

Sevgili Cem Argun’un ( @cargun ) bugün (21 Haziran 2013) twitter üzerinden paylaştığı bilgiler şöyle:

Fenerbahçe Soruşturmasının Altından FIFA ve Blatter çıktı!
Bugün şu müfettiş Palacios’u biraz araştırayım didikleyeyim dedim.
2010 yılında iş hayatına atılan, 2013 yılında UEFA’ya müfettiş olan bu çömez arkadaşın bu kadar kritik ve komplike bir davaya 3. Müfettiş olarak atanması ve zehir zemberek bir rapor hazırlaması hayra alamet değil malum.

Palacios, şu anda halen Sport Advisers diye bir İspanyol avukatlık şirketinde avukatlık yapıyor. [http://www.sport-advisers.com/en/equipo.html] (Yani bunlar hem savcı, hem avukat.)

Şirketin sahibi Gorka Villar kim diye baktım. Alberto Contador’un CAS avukatı falanmış…

Sonra enteresan bir doküman buldum ki meğer Gorka Villar UEFA hakem Komitesi başkanı Angel Maria Villar’ın oğluymuş.

FIFA kurallarına aykırı olduğu için babasının resmen imza atamadığı spor dışı davalarına imza atıyormuş. Belgeleri burda: [http://www.extraconfidencial.com/articulos.asp?idarticulo=501] (Dürüstlük, etik falan mı dediniz?)

Ailecek etik dışı işlere bulaşmışlar. Oğlunun şirketindeki çömez avukatın da muhtemelen UEFA’ya müfettiş atanmasını sağlayan bu.

Yani özetle Palacios’un Angel Maria Villar’ın tetikçisi olduğu söylenebilir.

Peki Angel Maria Villar’ın çıkarı ne? Blatter’in Katar’dan dolayı arası Platini’yle fena bozuk. [http://espnfc.com/news/story/_/id/1382797/fifa-clarify-blatter's-comments-on-winter-world-cup?cc=5739]

Meğer, Blatter Villar’ı olası halefi olarak göstermiş. [http://espnfc.com/news/story/_/id/1382924/sepp-blatter-tips-angel-maria-villar-as-possible-successor?cc=5739]

Beyler bayanlar, FIFA Başkanlığı yarışında kimvurduya gitmek üzereyiz.

Platini ceza verdirse bir türlü, verdirmese bir türlü.

Peki, Platini’den sonra UEFA’nın başına kim gelecek Şenes Erzik?

Peki, Sports Advisers’ın TS’nin ve/veya GS’nin danışmanlığını yapmadığını nereden bilebiliriz? Nitekim kılıfına uydurmak için babasının yerine imza atan adamın şirketi.

Bu işler başka işler. Endişe etmek gerek.

Cem ARGUN.-
@cargun

Written by kesinofsayt

21 Haziran 2013 at 12:12

Fenerbahçe, Michel Platini, UEFA kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

UEFA SORUŞTURMASINDA CEMAAT PARMAĞI

leave a comment »

21 Haziran 2013 tarihli Sol Gazete’de UEFA’da sürdürülen soruşturmada Gülen Cemaati bağlantısı hakkında bir haber çıktı. Sadece bu haberin yer alması nedeniyle bile gazeteye takdirimizi göstermek gerek. Bulunduğunuz yerlerdeki sayıları alın, gittiğiniz yerlere bırakın lütfen. Mümkün olduğunca çok kişi bu oyundan haberdar olsun.

Gazetenin her yerde bulunamaması nedeniyle (ve elbette arşivlerde yer alması için) sitemize de ekliyorum. Aşağıdaki imaja tıkladığınızda daha büyük bir halini görebilirsiniz.

uefagulen

 

Haberin linki eklendi: http://haber.sol.org.tr/spor/uefa-sorusturmasinin-altindan-da-gulen-cikti-haberi-75076

Written by kesinofsayt

21 Haziran 2013 at 08:01

Fenerbahçe, UEFA kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

PFDK CEZALARI KİME GİDİYOR?

leave a comment »

para

2012-13 sezonunda bu yazının yazıldığı 6 Şubat 2013 tarihine kadar Fenerbahçe Spor Kulübü’nün PFDK’dan aldığı para cezaları toplamda 460.000 TL, Galatasaray’ın 260.000 TL, Beşiktaş’ın 111.250 TL, Trabzonspor’un 330.000 TL…
Bu cezalarda saha kapatmalardan doğan kayıpları hesaplayamadığımız için yoklar elbette. Bu kayıpların çok daha büyük olduğu çok net.
Yönetici ve futbolculara kesilen cezalar ise rakamlara dahil.

En ilginç noktalardan birisi Fenerbahçe’nin ilk beş maçını seyircisiz oynamasına rağmen (ki aralarında “taraftarın neden olduğu saha olayları” ve “taraftarlarının neden olduğu çirkin ve kötü tezahürat” ihtimali yüksek Beşiktaş ve Trabzonspor maçları var) diğer kulüplere oranla hatırı sayılı bir miktar fazla ceza almış olması. Seyircisiz oynamadan kaynaklanan zararın daha büyük olduğu ise tartışmasız.
Bu 460.000 TL’nin büyük bölümünün sanıldığı / beklendiği gibi taraftardan kaynaklanmaması da ilginç bir nokta. Sadece 110.000 TL (%24) taraftarın neden olduğu saha olayları ve kötü tezahürattan kaynaklanıyor. Yönetime (resmi site açıklamaları, başkan vb) kesilen ceza da hemen hemen aynı: 105.000 TL…
Asıl büyük kalem sahayı ilgilendiren kısımda; 245.000 TL (%53).

Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un aldıkları cezalar ise şöyle:

Galatasaray: Taraftardan kaynaklanan 140.000 TL (%54), saha içinden kaynaklanan 40.000 TL (%15), yönetimden kaynaklanan 80.000 TL (% 31)
Beşiktaş: Taraftardan kaynaklanan 85.000 TL (%76), saha içinden kaynaklanan 26.250 TL (%24)
Trabzonspor: Taraftardan kaynaklanan 130.000 TL (%39), saha içinden kaynaklanan 50.000 TL (%15), yönetimden kaynaklanan 150.000 TL (% 46)

Sonuç olarak kabaca Fenerbahçe saha içinden, Galatasaray ve Beşiktaş taraftarından, Trabzonspor ise yönetiminden ötürü ceza alıyor.

Bu incelemede Avrupa maçları ile diğer branşlardaki cezalar yer almamaktadır. Nitekim yazıyı yayınlamak üzereyken Fenerbahçe Spor Kulübü’nden bu konuyla ilgili bir açıklama gelmiştir. Açıklama metnine buradan ulaşabilirsiniz.

FENERBAHÇE

  • Daha sezon başlamadan, Süper Kupa Finali nedeniyle 16/08‘de “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 15.000 TL,  “Aykut Kocaman’ın müsabaka hakemine yönelik sportmenliğe aykırı hareketi” nedeniyle 10.000 TL,
  • 23/08 Sanica Boru Elazığspor maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 15.000 TL
  • 30/08 Fenerbahçe – Gaziantepspor maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL, “akredite basın mensuplarının stada alınmaması nedeniyle” 10.000 TL, “kulüp başkanının akredite edilmediği alanda yer almasından ötürü” 5.000 TL, “anons sisteminin statüye aykırı kullanımı nedeniyle” 5.000 TL,
  • 20/09 Fenerbahçe – Mersin İ.Y. maçında “akredite basın mensuplarının stada alınmaması nedeniyle” 20.000 TL,
  • 4/10 Kasımpaşa – Fenerbahçe maçında “flaş röportaja teknik sorumlu ve üç futbolcunun katılmaması nedeniyle” 5.000 TL, “basın toplantısına teknik sorumlu ve iki futbolcunun katılmaması nedeniyle” 5.000 TL, “basın toplantısının müsabaka bitiminden 90 dakika sonra yapılmasından dolayı” 5.000 TL
  • 25/10 Bursaspor – Fenerbahçe maçında  “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 7.500 TL,
  • 15/11 Fenerbahçe – Orduspor maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 7.500 TL,
  • 22/11 Eskişehirspor – Fenerbahçe maçında “oyuncu kriterlerine uyulmamasından dolayı” 50.000 TL, “Aykut Kocaman’ın sportmenliğe aykırı açıklamada bulunması nedeniyle” 10.000 TL (24/11 tarihinde Tahkim Kurulu PFDK tarafından hak mahrumiyeti verilmiş olan Kocaman’ın cezasını 50.000 TL’ye çevirdi), Caner Erkin’in “ihraç öncesi ve ihraç sonrası müsabaka hakemine yönelik sportmenliğe aykırı hareketi nedeniyle” 20.000 TL,
  • 6/12 Kayserispor – Fenerbahçe maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 13/12 Fenerbahçe – İBB maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 18/12 Fenerbahçe – Göztepe maçında “taraftarlarının neden olduğu çirkin ve kötü tezahürat nedeniyle” 30.000 TL,
  • 20/12 Galatasaray – Fenerbahçe maçında “oyuncu kriterlerine uymamasından dolayı” 60.000 TL, Raul Meireless’e 20.000 TL,
  • 27/12 Fenerbahçe – Karabükspor maçında “flaş röportaja teknik sorumlu ve 3 futbolcunun katılmamasından dolayı”  5.000 TL, “basın toplantısına müsabakada oynamış en az 2 futbolcunun katılmamasından dolayı” 5.000 TL,
  • 3/01 “28.12.2012 tarihinde kulüp resmi internet sitesinde yer alan sportmenliğe aykırı açıklamalar nedeniyle” 50.000 TL, Aziz Yıldırım’ın 28.12.2012 tarihinde kulüp resmi internet sitesinde yer alan sportmenliğe aykırı açıklamalar nedeniyle” 15.000 TL,
  • 22/1 Bursaspor – Fenerbahçe maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 24/1 Fenerbahçe – Elazığspor maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL, Gökhan Gönül’e 10.000 TL,
  • 31/1 Gaziantepspor – Fenerbahçe maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL

GALATASARAY

  • 16/08 Süper Kupa Finali’nde  “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 75.000 TL
  • 23/08 Galatasaray – Kasımpaşa “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL, “sporcusunun flaş röportaj vermeden basın toplantısına katılmasından dolayı” 5.000 TL,
  • 15/11 Mersin İ.Y. – Galatasaray maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL, “basın toplantısına futbolcuların katılmamasından dolayı” 5.000 TL,
  • 22/11 Galatasaray – Karabükspor maçında “yeşil zeminin statüye aykırı olarak sulanmasından” 5.000 TL,
  • 29/11 Elazığspor – Galatasaray maçında “Ümit Davala’nın rakip takım taraftarlarına yönelik sportmenliğe aykırı hareketi nedeniyle” 10.000 TL , “Cladio Taffarel’in akredite edilmediği alanda yer almasından dolayı” 5.000 TL, doktor Sarper Mehmet Çetinkaya’nın, akredite edilmediği alanda yer almasından dolayı” 5.000 TL,
  • 20/12 Galatasaray – Fenerbahçe maçında “taraftarlarının neden olduğu çirkin ve kötü tezahürat nedeniyle” 30.000 TL, “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL, “görevli olmayan kişilerin akredite edilmediği alanda yer almasından dolayı talimatlara aykırılık nedeniyle” 5.000 TL, “kulüp tv’sinin izinsiz görüntü almasından dolayı talimatlara aykırılık nedeniyle” 5.000 TL,
  • 3/1 “27.12.2012 tarihinde kulüp resmi internet sitesinde yer alan sportmenliğe aykırı açıklamalar nedeniyle” 50.000 TL,  Ünal Aysal’ın 27.12.2012 tarihinde kulüp resmi internet sitesinde yer alan sportmenliğe aykırı açıklamaları nedeniyle” 15.000 TL,
  • 31/1 Galatasaray – Beşiktaş maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL, Felipe Melo’ya 10.000 TL

BEŞİKTAŞ

  • 30/08 Beşiktaş – Galatasaray maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL, “ropörtajların yayın talimatına aykırı şekilde gerçekleştirilmesinden ötürü” 5.000 TL
  • 25/10 Beşiktaş – Trabzonspor maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 1/11 Kasımpaşa – Beşiktaş maçında  “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 30.000 TL,
  • 8/11 Beşiktaş – Mersin İ.Y. maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 15.000 TL,
  • 15/11 Beşiktaş – Bursaspor maçında  “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 15.000 TL,
  • 22/11 Antalyaspor – Beşiktaş maçında “devre arası süresinin aşılmasından dolayı” 5.000 TL,
  • 4/12 Beşiktaş – Ankaragücü maçında  “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 6/12 Orduspor – Beşiktaş maçında “takım halinde sportmenliğe aykırı hareket nedeniyle” 7.500 TL,
  • 13/12 Beşiktaş – Eskişehirspor maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL,
  • 18/12 Antalyaspor – Beşiktaş maçında “takım halinde sportmenliğe aykırı hareket nedeniyle” 8.750 TL

TRABZONSPOR

  • 16/08  “kulüp resmi internet sitesinde yer alan centilmenliğe aykırı açıklamalar nedeniyle” 50.000 TL, “Sadri Şener’in kulüp resmi internet sitesinde yer alan centilmenliğe aykırı açıklamaları nedeniyle” 15.000 TL
  • 23/08 Karabükspor – Trabzonspor maçında oyuncu kriterlerine uyulmamaktan 50.000 TL
  • 1/11 Trabzonspor – Bursaspor maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 22/11 Orduspor – Trabzonspor maçında  “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 29/11 Trabzonspor – Eskişehirspor maçında “taraftarın neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 6/12 Gençlerbirliği – Trabzonspor maçında “taraftarlarının neden olduğu çirkin ve kötü tezahürat nedeniyle” 30.000 TL,
  • 18/12 Kasımpaşa – Trabzonspor maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL,
  • 20/12 İBB – Trabzonspor maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 10.000 TL,
  • 25/12 Trabzonspor – Eskişehirspor maçında “taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle” 5.000 TL,
  • 27/12 Trabzonspor – Galatasaray maçında “taraftarlarının neden olduğu çirkin ve kötü tezahürat nedeniyle ve bu eylemin aynı sezon içinde 2. kez gerçekleştirilmesinden dolayı” 60.000 TL,
  • 3/1 “27.12.2012 tarihinde kulüp resmi internet sitesinde yer alan sportmenliğe aykırı açıklamalar nedeniyle” 65.000 TL, Sadri Şener’in 27.12.2012 tarihinde kulüp resmi internet sitesinde yer alan sportmenliğe aykırı açıklamaları nedeniyle”  20.000 TL

Written by kesinofsayt

06 Şubat 2013 at 14:18

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 49 takipçiye katılın