FENERLEAKS

Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!

OLD SANTİ: BİR FINAL FOUR HİKAYESİ

leave a comment »

Sezon başında Wannamaker, Nunnaly ve Jason Thompson Fenerbahçe Beko’dan ayrılmıştı. Wannamaker, Belgrad’da iyi oynadığı Final Four turnuvası öncesinde sezon boyunca özellikle son topları kullanmada sorunlar yaşamış, Jason Thompson da etkileyici NBA kariyerine karşın Türkiye’deki performansı ile beklentilerin açık ara gerisinde kalmıştı. Nunnaly ise ilk geldiği sene takıma uyum sağlayamamasına, hatta bazı taraftarlarca “naneli” diye lakap takılmasına rağmen giderek artan uyumu ve istikrarlı oyunu ile takımın ana dişlilerinden biri haline gelmişti. Wannamaker ve Nunnaly şanslarını NBA takımlarında denemeye karar verdiler. Thompson ile de Fenerbahçe Beko sözleşme yenilemedi. Bennet’dan sonra Thompson da beş numara pozisyonu için hayal kırıklığı olmuştu. Gidenlerin içinde haliyle tek üzüldüğüm Nunnaly’nin ayrılmasıydı. Giden üç oyuncunun yerine takıma iki oyuncu transfer edildi. Bunlardan ilki, Joffrey Lauvergne, NBA patentli, Partizan eğitimli, post up hareketlerinin kralı, Kalinic ve Datome gibi basketbol bilgisi ve zekası ile takımımızın hedeflerine ulaşmasını sağlayacak büyük bir yıldızdı. Fransız Yıldızın transferi ile pivot pozisyonu için sonunda turnayı gözünden vurduk diye düşünmüştüm, “sezonun MVP’si bile olabilir”. Diğer transferimiz ise D-League’den gelen genç oyun kurucu Tyler Ennis olmuştu. Taraftarlar oyun kurucu pozisyonuna Teodosic veya benzeri pahalı bir yıldız transfer edilmesini beklerken, Gherardini ve Obradovic, tercihlerini belki de bütçe sınırlaması nedeniyle genç Kanadalı’dan yana kullanmışlarıdı. Ennis’in en önemli özelliği diğer siyahi guardlarda olan skorer kimlikten ziyade gerçek bir numara gibi oyunu yönlendirmesi ve taktik disiplini nedeniyle Avrupa basketboluna uygunluğuydu.

Diğer taraftan rakipler genelde zayıflamış, geçen sezona damgasını vuran Doncic NBA yolunu tutmuş, Yunan takımları ekonomik krizin etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başlamış, kendi aralarındaki rekabet birbirlerine zarar vermeye başlamış, Barcelona kendine gelememiş, önceki sezon final four yapan Zalgiris ise en spektaküler oyuncuları Micic ve Pangos’u rakiplerine kaptırmıştı. Sezona dokuz yeni transferi ile güçlü giren tek takım Anadolu Efes’ti. Ama geçtiğimiz sene Euroleague’de sonuncu oldukları için hiç kimse onları fazla ciddiye almıyordu.

Fenerbahçe Beko taraftarları özellikle Obradovic’e olan güvenleri nedeniyle bu sene takımlarından Euroleague şampiyonluğu bekliyordu. Kalinic bir röportajında “hepimiz bu sene daha bir açız. Dört final fourda sadece bir şampiyonluk aldık, yüzdeyi düzeltmemiz lazım” diyordu. Dolayısıyla, bizler de takımımızın final foura kalacağına peşinen güvenerek daha sezon başından Vitoria’daki yerlerimizi ayırttık. Takım da zaten kendisinden beklendiği gibi sezona çok hızlı bir giriş yaptı ve Kasım ayında art arda zorlu deplasmanları kolaylıkla geçti. Fenerbahçe adeta rakip tanımıyordu. Sezon beklendiği gibi başladı demiştim ama Obradovic takıma genelde yavaş yavaş vites arttırırdı. Bu sene ise bütün seneyi beşinci viteste mükemmel bir şekilde oynuyorlardı. Takımın erken formunu artık takımın oturmasına, ana oyuncuların setleri ezbere bilmesine ve birbirini tanımasına yormuştum.

Her şey güzel gidiyordu ancak rakiplerden ziyade en önemli problemimiz her sene olduğu gibi sakatlıklar oldu. Daha sezon başında sakatlanıp sezonu kapayan Tyler Ennis’in yerine Euroleague’de iyi bir kariyeri olan Erick Green transfer edildi. Ancak, sezon ortasında Joffrey Lauvergne bir ayak burkulmasından sakatlanınca takım dengesini kaybetti. Sakatlık skorlara fazla yansımamasına rağmen Joffrey’nin yokluğu takımdaki diğer oyuncuların üzerine gereğinden fazla yük bindirdi; Ahmet de kötü bir sezon geçirdiği için ana rotasyondaki oyuncular gereği kadar dinlenemediler ve böylece Zalgiris ile oynanan play off maçları bittiğinde sakat sayısı, Vesely, Kalinic ve Datome de eklenince beşe yükseldi. Halbuki her şey güzel başlamıştı.

Hepimiz, ne olursa olsun, final maçlarında sakatların en azından Vesely, Kalinic ve Datome’nin sahada olabileceğini düşünüyorduk. Obradovic ve oyuncular Final Four öncesi Fener Ol programına katıldılar. Basketbolcularımız ve teknik ekip bir arada güçlü bir görüntü verdiler. Bize de şampiyonluk için umut ve cesaret verdiler. Program sayesinde onlara harika bir şekilde veda edildiğini düşünüyorduk. Efsane Koç Obra, “sakatlarımız var, ama yüzde yüzümüzü vereceğimizden emin olabilirsiniz” demişti. Hepsiyle gurur duyuyorduk. Ne olursa olsun koçumuza güveniyorduk. Şapkadan tavşan çıkaracaktı. Efes ne kadar tam kadro olsa ve bir aydır inanılmaz bir form yakalamışsa da biz takımımıza güveniyorduk.

Onaltı Mayıs Perşembe günü sabahın köründe takımımızın peşinde Sabiha Gökşen Havalimanına geldik. Her taraf sarı lacivert giyinmiş taraftarlarla doluydu. Taraftarların enerjisi havalimanını ısıtmıştı. Biraz maceralı da olsa biletlerimize kavuşmuştuk. Dört saatlik bir yolculuğun ardından Madrid Barajas Havalimanı’na indik. Bavullarımızı alıp iki adet Peugeot 108 kiraladık. Hava otuz dereceydi. Maceraya hazırdık.

olds01

Bilbao havalimanı yerine Madrid’i tercih etmemiz hem bilet fiyatları hem de Türkiye’den Bilbao’ya yapılan uçak seferlerinin Madrid’e olduğu kadar sık olmamasıydı. Dolayısıyla, Madrid’den maçların oynanacağı Vitoria Gasteiz kentine 350 km yani yaklaşık İstanbul-Eskişehir kadar bir mesafe araba kullanmamız gerekiyordu. Bu arada Vitoria-Gasteiz kentinin isminin iki isimden oluşması sizlere ikinci bir Vitoria kenti olduğu intibaını uyandırmasın. Vitoria, şehrin İspanyolca ismiyken Gasteiz ise Bask dilindeki karşılığı. Dolaysıyla bu bölgenin insanları her iki ismi de kullanarak dil problemine bir şekilde çözüm bulmuşlar. Bilindiği üzere İspanya’da 17 adet özerk bölge 2 tane de özerk şehir bulunuyor. Özerk bölgelerin en bilinenleri Galiçya, Katalonya, Endülüs, Kanarya Adaları ile bizim gideceğimiz Vitoria Gasteiz’ın da başkenti olduğu Bask Otonom bölgesi.

Madrid otuz dereceyken kuzeye doğru gittikçe aracın termometresi gittikçe düşüyordu. Bitki örtüsü volds02e genelde çevre yolu kenarındaki yapılar Türkiye’yi andırıyordu. Mola verdiğimiz Burgos isimli şirin kenttte sıcaklık onbeş onaltı dererecelere indi. Spor seyahatleri aynı zamanda kültürel turizme de evriliveriyor. Bizim de burada ziyaret ettiğimiz kentin en önemli yapısı Unesco Dünya Mirası listesinde de yer alan Burgos Katedrali’ydi. 1221 yılında yapımı başlayan yapının tamamlanması neredeyse 350 sene kadar sürmüş ve 1557’de tamamlanmış. Yapının Gotik mimarinin ilk dönemini başlatan eser olduğu söylenmekte ve oldukça etkileyici. Her taraf hediyelik eşya satan dükkanlar ve küçük barlar ile doluydu.

Buradaki molamız bittiğinde tekrar konaklayacağımız noktaya doğru yola koyulduk. Hava karardığında varış noktamız olan Briones kasabasına vardık. Bu bölge üzüm bağlarıyla ünlü İspanya Şarap Rotası’nın önemli bir merkeziydi. Biz de gerekeni yapacaktık.

Briones’te iki adet ev kiralamıştık. Bölge hem şirin hem de çevredeki diğer yerleşim yerlerine göre daha hesaplıydı. Kasabada yaptığımız gezi sırasında her tarafta satılık evler gördük. Bu evlerin özellikle Avrupa birliği vatandaşı olmak isteyen yabancılara pazarlandığını öğrendik.

olds03.jpg

Ev sahibimiz tek kelime ingilizce konuşamayan ancak anlamadığımız halde bize İspanyolca bir şeyler anlatmaya çalışan yaşlı bir hanımdı. Arabadan inip kendisine Bueno Sera deyince oldukça ümitlenen sempatik hanım tek bildiğim İspanyolcanın bu kelimeden ibaret olduğunu anlayınca hayal kırıklığına uğradı. Tavsiyesi üzerine gecenin geç saatinde yemek yiyecek bir yer bulduk. Garsonumuz hiç şaşırmadığımız üzere ingilizce konuşamayan bir arkadaştı. Evet, İspanyollar İngilizce konuşamıyor.

olds04

Ertesi günü kasabanın şirin bir kafesinde kahvaltı ettik ve çevrede oksijen dolu bir yürüyüş yaparak enerji topladık. Ne de olsa maç günü gelmişti.

Yaklaşık elli kilometrelik kısa bir yolculuğun ardından salonun yakınına park ettik. Fenerbahçeli taraftarlar barlarda cafelerde çoğunluktaydı. Öğrendiğimize göre 4.000 kadar taraftar gelmişti. Büyük ihtimalle gelen taraftarların büyük kısmının Ülker Salonunda da kombinesi vardı. Kısaca taraftarın üçte biri buradaydı. Sarı Kanaryaların dışında en büyük grup Baskonia taraftarıydı. Bas ko nia lö lö lö lö tezahüratları ile eğleniyorlardı. Realliler de vardı, CSKA’lılar da. Ancak bize göre oldukça az sayıda. Efes mi? 300 kadar beyaz yakalı geldiği söylendi bizlere. Belki de Galatasaray’ın Başakşehir ile olan şampiyonluk maçı nedeniyle Efes’e destek vermeye büyük bir grup gelmemişti.

olds05

Sonunda maç saati geldi ve Fernando Buesa Arena’ya geldik. Dokuz tane giriş kapısı olduğundan salona giriş oldukça rahattı. Maçta en önemli eksiklik bu kadar fazla sayıda taraftar gelmesine karşın organize olunamasıydı. Özellikle internetten satılan bilet sayısının sınırlı olması dolayısıyla taraftar dağılmıştı. Bizim de sağımızda Baskonia, solumuzda Real Madrid, önümüzde Zalgiris taraftarları oturuyordu. Yani salonda Fenerbahçeliler açısından karışık ve bireysel bir ortam söz konusuydu.

Az sayıda gelen CSKA ve Efes taraftarları tribünde çapraz bir şekilde ancak bir arada oturuyorlardı. Her iki tribün de organize ve davullar ile gelmişlerdi. Dolayısıyla seslerini duyuruyorlardı.

Sonunda her sene olduğu gibi nefis bir saha içi şovuyla Euroleague başladı. Seyircilere cep telefonlarına takılmak üzere turuncu saydam bir kağıt verdiler. Bütün salon Euroleague’in turuncu rengine büründü.

olds06

Heyecan git gide artıyordu. Fenerbahçe Beko ve Anadolu Efes oyuncuları sahaya çıktılar. Datome’yi kenarda görünce önce ümitlendik ama o her gelen topu tekrar arkadaşlarına geri verip şut bile atmayınca oynamayacağını sadece arkadaşları ile birlikte olmak için sahaya geldiğini anladık.

Maça bu saatten sonra fazla girmeyeceğim. Vesely ve Kalina haftalar sonra sahadaydılar. Ama birlikte antreman yapılmadığı belli oluyordu. Setlerde sürekli hatalar yapılıyor, oyuncularımız organizasyonu bırakıp bireysel olarak bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Vesely hiç kullanmadığı kadar orta mesafe şut kullandı. Fenerbahçe, Fenerbahçe gibi oynamıyordu. Efes de ise inanılmaz bir açlık vardı. Larkin, Ergin Ataman’ın eski oyuncuları Hawkins ve Domercant gibi sazı eline almış, sanki elli sayı atmak istercesine oynuyordu. Micic de ona ayak uydurunca üçüncü çeyrekte sanki beyaz bayrağı çektik. Dördüncü çeyrekte Biberovic sahaya girdiğinde maçı kaybettiğimizi anladık. Yıkılmıştık. Bu sene böyle bitmemeliydi ama yapacak bir şey yok. Bu takımın sonsuz kredisi vardı.

Bir sonraki maçta Real Madrid ile CSKA Moskova kozlarını paylaştılar. Real’de Llull, CSKA’da Serrod sakatlıktan çıkmıştı. CSKA daha zengin bir kadro olduğundan fazla etkilenmeyeceğini ama Real’in etkilenebileceğini düşünüyordum. Real bütün maçı önde götürmesine karşın Llull’un üç adet sekiz metreden art arda sallayıp girmeyen şutları sonucu momentumu kaybedince karşılaşmayı CSKA kazandı. Real sayı atınca Real taraftarları, atamayınca ise Baskonia taraftarları Lull, Llull, Llull diye bağırıyordu. Maçı kaybedince Madrid taraftarları büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Yanımda oturan Real taraftarı ile iki mağrur ama mağlup taraftar olarak bir geleneği yerine getirerek el sıkıştık ve atkılarımızı değiş tokuş yaptık. Finalde onlarla karşılaşacağız sanıyordum ama üçüncülük maçı oynamak kısmetmiş.

Ertesi günü Fenerbahçe seyircisi için seyahat tam anlamıyla kültür seytahatine dönüştü. Hatta final maçı biletlerini satmak için iskontolu bir şekilde viagogo sitesine koyduk. Biletlere maalesef Real de kaybettiği için herhalde, alıcı çıkmadı.

Üzgün ve moralsiz Fenerbahçe taraftarları kendilerini Bilbao’ya atıp mağlubiyeti unutmak istiyorlardı. Önce dünyaca meşhur Gugenheim müzesine giderek modern resmin dibine vuruldu. Hele Morandi’nin eserleri taraftarı çok etkiledi. Morandi’nin tabloları moralleri yükseltti.

olds07

Daha sonra kendilerini Pintxos barlara atan Fenerbahçeliler Bilbao’yu şarkılarla tezahüratlarla inletti. Buradaki görevini yerine getirdikten sonra San Sebastian’a geçerek meşhur Cheese Cake’ten yedikten sonra taraftarlar bu bölgenin Pintxos barlarındaki diğer Fenerbahçe’lilerle bir araya geldiler. Şiddetli bir şekilde yağmur yağıyordu. Moralli Efes taraftarları Fenerbahçelilerden destek istedi. Gerekenin yapılacağı kendilerine ifade edilerek final günü tekrar Vitoria Gasteiz’a gelindi.

Final günü ortalık sakindi. Kimsede heyecan yoktu. Efesliler zaten etrafta yoktu. Üçüncülük maçı beklendiği üzere tatsız tuzsuz geçti. Üstüne üstlük Green ayağını burkup sedyelik olunca, daha sonra da Vesely ağrıları dolayısıyla oyunu terkedince iyice tadımız kaçtı; bu iki oyuncu çıkınca fark da açıldı. Oyuna zaten pek asılmadık. Şampiyonluk beklerken dördüncü olduk.

Final maçı ise muhteşem bir şekilde başladı. En iyi takımla en formda takım karşı karşıya geliyordu. Larkin yine muhteşem oynuyordu. CSKA’nın yıldızları ile adeta tek başına savaşıyordu. Ama CSKA’lılar yumuşak ve naif bir takım değildi. Önce Hines Larkin’e bir sol omuz koydu. Ardından da Othello Hunter Efes’in bücürünü sert bir müdahele ile yıktı. Bütün maçı omuzunu tutarak oynayan Larkin buna rağmen maçta 27 sayı atmayı başardı. Ama Larkin’in tek başına bir şey yapamayacağı belliydi. Yıldızlar topluluğu olan CSKA özellikle Clyburn ve Higgins’in harika oyunuyla Efes’e hiç şans tanımadı. Ümitlenmelerine bile izin vermedi. Lamonica maça heyecan getirmeye çalışsa da kazanması gereken takıma engel olmadı.

Fenerbahçe seyircisi maç boyu diğer taraftarlar gibi güzel hareketleri alkışlayan tarafsız bir bakış açısıyla maçı seyretti. Bazı taraftarlar münferit olarak tepki koydu ama daha fazla sayıdaki Fenerbahçe taraftarı maç boyunca Efes’e destek verdi. Baskonia’lılar zaten eski oyuncuları Larkin nedeniyle Efes Efes diye Mavi Beyazlıları destekliyorlardı. Hatta Efes’in kaybedeceğini anlayınca çoğu maçı erken terketti

Böyle böyle son 21 saniyeye gelindi. Fark dört topa kadar çıkmıştı ve Efes’in kaybettiği belli olmuştu. 2008 felaketini unutmamayan Fenerbahçe seyircisi Ergin Ataman’a “mola alsana, mola alsana” diye tezahürat yapmaya başladılar. Kendini kaybeden Ataman yenilginin de etkisiyle seyirciye galiz küfürler edince tezahüratlar şiddetlendi.

Maç sonrası Baskonia’lılar Larkin için MVP diye bağırıyorlardı. Ama ödülü kazanan takımın oyuncusu Clyburn aldı. Fenerbahçe taraftarları MVP diye tezahürat yaparak daha önce Türkiye’de de oynayan Amerikalı oyuncuyu kutladı.

Maç sonrası bütün İspanyollar barlarda “mola alsana” olayını konuşuyordu, anlamaya çalışıyordu. Elbette anlatan da oldukça fazlaydı.

Final Four renkli ama tam istediğimiz gibi geçmemişti. Maalesef, Türkiye’nin kazandığı tek Euroleague kupası, ki Türkiye’nin takım sporlarında kazandığı en önemli kupadır, hala 2017 senesinde Fenerbahçe’nin kazandığı kupaydı. Kupa, müzemizde basketbol tarihinde kazanılan ilk ve tek kupa olarak yer alıyordu.

Seneye biz yine çok umutluyuz. İnşallah sakatlıksız ve hatalarımızdan arınmış bir şekilde bu defa başaracağız.

OLD SANTİ

Written by kesinofsayt

02 Haziran 2019 20:25

Euroleague, Genel, Old Santi kategorisinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: