FENERLEAKS

Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!

Posts Tagged ‘Şike

YARGITAY KARARINI BEKLERKEN

leave a comment »

EXPRESS-137-K

3 Temmuz Darbesi’nde hepimiz yargıtay kararını bekliyoruz. Karardan endişe duyanların sayısının daha fazla olduğunu sanıyorum. Şahsen en ufak bir beklentim yok maalesef…

Fenerbahçe’nin Seçimli Genel Kurulu’na doğru, bence hiç bir şansı olmayan Mehmet Ali Aydınlar’ın adaylığını açıklaması da beklentimi doğrular nitelikte. Aydınlar’a, aynen 3 Temmuz sürecinde bazılarına yapıldığı gibi,  “bazı şeylerin” fısıldanmış olduğunu tahmin ediyorum.

Express Dergisi’nin Ağustos – Eylül 2013 sayısında Demokrat Yargı Derneği Başkan Yardımcısı Faruk Özsu ile yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Özsu Türkiye’deki yargı sistemini, hakim ve savcıların içinde bulunduğu durumu çok net anlatmış. Oldukça açık ifadelerin yer aldığı söyleşide Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davaların yanı sıra “Şike Davası”na da değiniliyor. Özellikle ÖYM’lerin aslında “ne olduğu”nu, hala anlamamış olan varsa okumasını öneriyorum.

İçindeki birçok güzel yazı nedeniyle dergiyi almanızı tavsiye ederim. Ancak bulamayan / ulaşamayanlar için söyleşinin tam metni aşağıda:

Alfabeden başlayalım: “Ergenekon süreci” nedir?
2005’teki Şemdinli hadisesiyle başlayan, sonrasında Ergenekon soruşturmasıyla alevlenen, Balyoz, Poyrazköy vs. ile devam eden, oradan da Devrimci Karargâh, Odatv ve Şike Davası vs. ile çeşitlenen bu davalar zincirini “Ergenekon Süreci” olarak tarif edebiliriz. Bu süreç ilk başlarda bir “derin devlet” soruşturması olarak duyurulmuş, eski iktidar yanlıları ve kategorik AKP karşıtları dışında toplumun geniş bir kesimi tarafından desteklenmişti. Türkiye’deki iktidar geleneğinin ne kadar geniş kesimleri mağdur ettiği düşünüldüğünde ve de ülkenin karanlık geçmişi, her kesimden sayısız faili meçhuller, Kürt halkının onyıllardır yaşadığı ve hele de soruşturmanın hemen öncesinde, sonradan yapılan ve kolayca reddedilemeyecek kimi yorumlara göre, Ergenekon soruşturmasına başlangıç meşruiyeti sağlaması için AKP-Cemaat iktidarının müştereken göz yummasıyla katledilen Hrant Dink’in henüz kuramamış kanı, “derin devletle hesaplaşıyorum” diyen siyasal iktidara inanmayı, en azından kredi açılmasını kolaylaştırmıştı. Nitekim, bu sürece bu gerekçeyle Demokrat Yargı Derneği olarak biz de destek vermiştik. Ancak, gelinen noktayı özetlemem gerekirse, tek kelimeyle hayal kırıklığıdır.

Sizin için ilk kırılma noktası neydi?
İlk tereddüdüm Balyoz soruşturmasının başlamasıyla oldu. Zira dosyayla ilgili derinlemesine bir bilgiye bile ihtiyaç duymadan, sadece on yıllık ceza yargıçlığı tecrübemle bu soruşturmanın hukuksal bir kılıfa yerleştirilemeyeceğini görmüştüm. Zira, yedi yıl önce “kendiliğinden” sona eren bir sürecin, yedi yıl sonra “teşebbüs edilmiş” sayılması, sadece hukuka değil, dilbilgisi kurallarına da aykırıydı. Mahkeme, eylemin teşebbüs halinde kalmasına sebep olan “engeli” Çetin Doğan’ın “tekleyen kalbi” olarak belirledi, ki bu kabul, bir ortaçağ yargılaması pratiğidir. Diğer yandan, komutanların Yüce Divan’da yargılanması gerektiğini düzenleyen, üstelik 12 Eylül referandumunda kabul edilen 148. maddenin -sanki bir suçun yasada düzenlenmesi mümkünmüş gibi- “Darbe görev mi ki!” denerek elenmesinin tam anlamıyla “Zihni Sinir hukukçuluğu” olduğunu düşünüyorum. Balyoz davasındaki hukukî sorunları ve davanın destekçilerinin yaklaşımlarının ne denli anti-demokratik olduğunu ayrıntılı olarak Radikal 2’de yazdım. Kısacası, Balyoz soruşturmasının başladığı 2010 başından itibaren Ergenekon sürecine güvenim sarsıldı ve referandum sonrası beliren yeni iktidarın açık ve net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, bu sürecin eksik ya da aksak bir süreç değil, yeni bir hegemonyanın tesisi için kurgulanmış kirli bir iktidar oyunu olduğunu anladım ve tüm desteğimi çektim. Tabii buradaki “ben”le Demokrat Yargı’nın mevcut kadrosunu kastediyorum. Lafı uzatmadan hemen söylemek gerekir: Bu süreç, hukuksal değildir. O nedenle, bir hukuksal süreçle ilgili olan tüm hukuksal işleyiş ve usûllerle hukuksal referanslar bir kenara bırakılmalıdır. Bu süreci hukuksal yapan tek şey, yargıç-savcı titrine sahip birilerinin olması ve kararların başlığında savcılık, mahkeme gibi tabirlerin yazmasıdır. Kısacası, bu süreçte hukuksal referansların herhangi bir analiz değeri yoktur.

Yargıtay aşamasında ne olur sizce?
Demin söylediklerim, Yargıtay aşaması için de geçerli. Hukuksal referanslar bir işe yaramayacaktır. İki nedenle: Birincisi, referandum öncesi yargıda egemen ya da etkili olan çeşitli siyasal güçler, referandum sonrası yok edilmiş ve yargı tek bir siyasal iradenin etkisi altına girmiştir. Bu siyasal irade Gülen Cemaati’dir. Şüphesiz, Başbakan Erdoğan’ın ağırlığı olmadığı söylenemez, ama Erdoğan’ın iradesi, somut hadisede Cemaat aleyhine bir durumun olmamasıyla sınırlıdır; yani, Cemaatle Erdoğan’ın çıkarlarının farklılık arz ettiği anlarda, yargının Cemaat lehine tavır alacağını unutmamak lâzım. Kısacası, Silivri yargıçlarıyla yüksek yargı arasında siyasal-hukuksal bir perspektif farklılığı yoktur. İkisine de aynı siyasal-ideolojik güç hükmetmektedir. Bu nedenle de, Yargıtay’dan, Silivri’deki heyetten farklı bir irade beklemek hatalı olacaktır. Yargıtay, Ergenekon sürecinin tüm kararlarına birkaç küçük fırça darbesi atarak, mümkün olduğunca geniş kesimleri ikna etmeye çalışacaktır. Fazlasını beklemek, siyasal iklim ve güç dengeleri değişmediği sürece, saflık olacaktır. Diğer yandan, referandum sonrası Yargıtay’daki kadrolar köklü değişiklikler geçirdi ve yeni Yargıtay kadroları, eskinin hukukî referanslarıyla kendini bağlı hissetmemektedir. Bu yeni durumda, ortalama hukukî güvenliğin kaybolduğu dönemlerde olduğumuzu söyleyebiliriz. Hem ilk derece yargısı hem de Yargıtay, artık günlük, duruma ve kişiye göre değişen, hiçbir tutarlılık endişesi taşımayan, hukuk ötesi referanslarla ilerlemektedir. Mevcut Yargıtay’la Silivri mahkemesi arasında bir siyasal-ideolojik yaklaşım farkı ya da bir yargısal-meslekî perspektif ayrılığı beklemek saçmadır. Yargıtay sürecini en doğru biçimde öngörmek ve anlamak için Erdoğan’la Cemaat arasındaki ayrışma, itişme ve uzlaşma noktalarına dikkat kesilmek gerekir. Şunu da eklemeliyim: Mithat Sancar’ın TESEV raporunun aksine, Türkiye yargısına ve yargıçlarına tutarlı bir ideolojik-siyasal perspektif yakıştırmamak lâzım. Hatırlayalım, yüksek yargı, referandum öncesi Kemalistti. Yargı, “muktedir” olan gücü gördüğü anda çabucak ona uyum sağlar. O nedenle Cemaat taraftarı ya da Erdoğan taraftarı ayrımına büyük ve derin anlamlar yüklememek lâzım. Birkaç militan dışında genel yaklaşım, muktedir lehine tavır almak olacaktır.

Erdoğan’la Cemaat arasındaki ayrışma, itişme ve uzlaşma noktalarına dikkat kesilmek gerekir” dediniz. Hükümetle Cemaat, Ergenekon/Balyoz ve KCK davalarında yaklaşım, bakış açısı ve çıkarlar bakımından uyuşuyor mu, çelişiyor mu? Hükümeti destekleyen kimi yazarlar bu davalar bağlamında “aslında hükümet de rahatsız ama, Cemaat izin vermiyor” ya da “hükümet Kürt açılımından yana, ama Cemaat istemiyor” yönünde değerlendirmelerde bulunuyor. En son, başbakan ve cumhurbaşkanı, Başbuğ konusunda yargıya “serzenişte” bulunur gibi yaptı. Yani, eskiden hükümetin elini ordu bağlarken, şimdiyse Cemaat mi bağlıyor?
Öncelikle şu bilgiyi ezber edelim: ÖYM’ler aracılığıyla yürütülen tüm bu davalar, yargıdaki asıl iktidar sahibi olan Cemaat’in mutfağında pişirilmektedir. Haliyle de bu davalar Cemaat’le mutlak anlamda uyumludur. Hükümet ise, Cemaat’le iradesi uyuştuğu anlarda davaları sahiplenmiş, kısmen uyuştuğu anlarda şerh koymuş, tamamen çeliştiği anda da itiraz etmiştir. Uyuşma ve çatışma bir davanın tamamında olabileceği gibi, bir parçasında da olabilir. Bazen bu uyuşma ve çatışma konjonktüre bağlı olarak değişiklik arz edebilir. Ama şu durum değişmez: ÖYM’lerde irade Cemaat’indir. Somut olarak, örneğin Şike davası, İlker Başbuğ’un tutuklanması ve elbette Deniz Feneri ve MİT soruşturmaları hükümetin tamamen karşısında olduğu soruşturmalar olmuştur. Ancak, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Odatv vs. ile KCK davalarında hükümetin onayı kısmî olmuştur. KCK’nın asıl sahibinin ise PKK/BDP’den doğacak boşluğa talip olan Cemaat olduğunu düşünüyorum. Aralarındaki yaklaşım farkı ise bence şu: Cemaat Kürt siyasetinin üzerinden buldozer gibi geçecek bir fetih isterken, hükümet oy ve seçim kaygısı ve de bölgeye yerleşecek kadrolarının olmaması nedeniyle uyum ve işbirliği esaslı İslâmî asimilasyon niyetindedir. Ezcümle, hükümet bir siyasal program ve strateji gereği ya da politik kaygılarla veyahut da oy endişesi nedeniyle, zamana ve kişilere göre, şerhler koymuştur bu davalara. Ama sonuç olarak, belirttiklerim dışında hükümetin iradesinin bu davaların tamamen dışında olduğunu söylemek de mümkün değildir. Aksine, kendi gerekçeleriyle büyük oranda destekçisidir. Bu nedenle de -özellikle de Gezi Parkı’nda “demokratik performansını” gözlemlediğimiz- hükümetin demokrasi için yanıp tutuştuğu, ancak geçmişte askerin, şimdi de Cemaat’in köstek olduğu şeklindeki sözler bana son derece yavan ve gayrıciddi geliyor.

Özellikle MİT konusunda su yüzüne çıkan AKP-Cemaat çekişmesinin ardından, hükümetin Adalet Bakanlığı bünyesindeki ve yargıdaki Cemaat mensuplarını tasfiye etmeye giriştiği çok yazıldı çizildi. Böyle bir tasfiye girişimi olmadı mı? Bu kadar uzun süredir iktidarda olan ve bunca güçlü bir hükümet yargıda Cemaat’in egemenliğini nasıl oluvor da bertaraf edemivor?
Cemaat 10-15 yılı aşkın bir süredir yargıda yoğun bir şekilde kadrolaştı. Referanduma kadar Cemaat’in yargıda ve özellikle de yönetim katında, yani bakanlık bürokrasisinde geniş bir kadrosu zaten oluşmuştu. Bu kadro yargıdaki tek organize gruptu. Diğerlerinden daha ciddiydi ve siyasal akıl ve stratejiye sahipti. Üslûpları nedeniyle taşrada da sempati topluyorlardı. Hükümet, yargının Cemaat tarafından ilmek ilmek yeni baştan dokunduğunu görmesine rağmen sesini çıkarmadı. Nitekim, HSYK seçimlerindeki “Bakanlık listesi” de aslında hükümetin değil, Cemaat’in listesiydi. Hükümetin sessizliğinin iki sebebi vardı. Birincisi, tek düşman olarak Cumhuriyetçi-Kemalistlere kilitlenmişlerdi.
Bu odaklanma sağduyularını kör etmişti. İkinci olarak, hükümetin yargıdaki tabanı organize ve örgütlü değildi ve de Cemaat kadrosu gibi tutarlı ve ciddi bir siyasal akla ve stratejiye sahip değildi. Yani, hükümet Cemaate mecburdu. Diğer yandan, Cemaat yargıda sadece kadro olarak değil, “hâkim vasatı” dediğim yargıç tipolojisine uygunluğu ve uyum sağlama kapasitesiyle de hükümete oranla çok avantajlıydı. Bu nedenlerle, Cemaat yargının ana karargâhını kolaylıkla ele geçirdi ve uzun süre de elde tutacağa benziyor. Yargıçlar açısından yargıdaki iktidar her şeydir. Yargıçlar, iktidar ve güç hiyerarşisinde birinci sıraya HSYK’dan yansıyan iradeyi koyar. Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil diğer tüm güçler yargıçlar açısından ikincildir. Bu durum Cemaat’in mevcut gücünü daha kolay anlamamızı sağlayabilir. Cemaat ile “hâkim vasatı” arasındaki duygudaşlığa dair bir örnek vereyim: 2009’da Emine Ülker Tarhan, Cemaat’e yakın yargıçların desteğiyle Ömer Faruk Eminağaoğlu’nu YARSAV başkanlığından indirdi. Tarhan, yargıdaki durumu en iyi bilenlerden biri olmasına rağmen, yargıdaki Cemaat varlığına dair tek kelâm etmiyor, onun yerine, doğru olmamasına rağmen “AKP yargıyı ele geçirdi!” diye feveran ediyor. Bu hal sadece Cemaat’e duyulan minnet duygusuyla izah edilemez. Asıl sebep, Cemaat’le Kemalistlerin “hâkim vasatı”nda buluşmalarındaki kolaylıktır. Öyle ki, bugün YARSAV yönetiminde Cemaat ağırlıkta olduğu halde, YARSAV’ın tutum alışında önemli bir fark görülmüyor ve kamuoyu mevcut YARSAV’ı eski Kemalist YARSAV sanıyor. Cemaat ile yargının geneli arasındaki uyumu göstermesi açısından önemli bir örnektir bu. Sorunuza dönersek, Cemaat yargıyla bütünleşmiştir. Ana karargâhtan, yani HSYK, yargı bürokrasisi ve yüksek yargıdan başlayarak başsavcılıklar, komisyon başkanlıkları ve müfettişler aracılığıyla yargının kılcal damarlarına yayılmış ve tüm vücudu ele geçirmiştir. Yargının ruhu, beyni ve iradesi haline gelmiştir. Hükümetin tasfiye etmesi bu nedenle çok, ama çok zordur. Cemaat siyasal alanda ve toplum nezdinde büyük bir itibar kaybı yaşayıp “marjinal” hale gelmediği ve yargı içi “muktedir” konumunu kaybetmediği sürece bu durum değişmeyecektir. Cemaat “yargı içi muktedir” konumunu kaybettiği anda, aynı yargı eliyle ve ışık hızıyla bir “terör örgütü” soruşturmasına bile dahil edilebilir. Nitekim, 13 Ağustos’taki bildiri, radikal bir iktidar dönüşümü halinde savcıların eline yeterli kanıtı vermiş durumda.

O bildiriyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yargıdaki Cemaat dışı AKP tabanının huzursuzluğu HSYK seçimleri ardından doğmaya başlamıştı. Bu huzursuzluğun en ciddi belirtisi, yeni HSYK’nın Yargıtay üyesi olarak atadığı ünlü “160’lar”la zuhur etmişti. HSYK, başsavcılıklar, komisyon başkanlıkları, Özel Yetkili Mahkemeler, müfettişlikler, Yargıtay üyelikleri vs. gibi tüm “seçkin” koltuklara hızla ve tamamıyla Cemaat kadrolarını yerleştirirken, AKP tabanına dahil olan Cemaat dışı yargıçların huzursuzluğu büyüyordu. Bu huzursuzluğun hükümete yansımaması düşünülemez. ÖYM’lerdeki Cemaat kadrolaşması tamamlanınca da, ucu hükümete dokunan soruşturmalar başladı. Şike soruşturması ve İlker Başbuğ’un tutuklanması, hatta Odatv soruşturması ve abartılı KCK tutuklamaları bunlardan birkaçıdır. 7 Şubat ise dananın kuyruğunun koptuğu an oldu. Hükümet “tehlikenin farkına” varmıştı, ama yargıda Cemaat’in gücü hükümetin gözünü korkutuyordu. Hükümetin Anayasa taslağındaki Yargıtay ve Danıştay’ı lağvetmeye yönelik hamlesi, esas olarak Cemaat’in yüksek yargıdaki gücünü kırmaya yönelikti. Ama sonradan, HSYK’nın yapısının değişmesi halinde yüksek yargıyı da kendi iradesine göre yönlendirebileceğini düşündüğü için HSYK’nın yapısının değişmesi konusunda diğer partilerle uzlaştı ve Yargıtay/Danıştay’a yönelik hamleden vazgeçti. Tüm bunlar olurken Cemaat de eski Kemalist klişeleri mezarından çıkarıp piyasaya sürüyordu: “Yargı bağımsızlığı, siyasetin yargıdan uzak durması gerektiği vs.” gibi. Bunların işe yaramadığını görünce de, yargıdaki ve asıl olarak devletteki siyasal varlığını korumak için 13 Ağustos bildirisi geldi. Bu bildiri Cemaat’in ilk defa eylemini ve varlığını alenîleştirmesi açısından çok önemli. Ama, konumuz açısından asıl önemi, hükümetin yeni anayasada HSYK’ya yönelik olası tasarrufunun Cemaat tarafından ciddiye alındığını göstermesi. Ama tabii ki, bildiride yazılı olduğu üzere, Cemaat kadrolarının tasfiye edildiği doğru değil. Olası bir tasfiye girişimine karşı önleme amaçlı edilmiş bir kelâm o. Bugün yargıdaki yönetim katmanı ve ÖYM’ler tümüyle Cemaat’in elindedir. Tabii, bu kadroların tümüyle Cemaat mensubu olduğunu iddia etmiyoruz. Cemaat’in yargı içi iktidarın mutlak hakimi olmasına bağlı olarak, buralarda da görevli olanların Cemaat’e ya doğrudan bağlı, ya da sorun çıkarmayacak kişilerden ibaret olduğunu söylüyoruz. Ergenekon ve Balyoz davalarında yüzlerce insana, on bin yıla yakın ceza verildi, ama bırakın son kararı, tek bir ara kararda dahi tek bir karşı oy çıkmadı. 12 Eylül yargılamaları başta, Türkiye tarihinde, hatta dünya tarihinde bile görülmemiştir böyle bir uyum ve tekseslilik. O nedenle, yargıda bir Cemaat tasfiyesi yapıldığı iddiası saçmadır. Adalet Bakanlığı bürokrasisinde yapılan kısmî değişikliklerle bu yıl gerçekleşen tayin kararnamesindeki -Ankara başsavcılığı gibi- hükümetin gazını almaya yönelik bir iki küçük tasarrufu ciddiye almamak lâzım. Zira, “sel gider kum kalır” ilkesi gereği, yargıçlar giden selin ardından kalacak olan kumu iyi bilir ve kalacak olanla, yani yargı içi iktidarın sahibiyle asla ters düşmek istemezler.

Ergenekon’a dönersek, yargı sürecinde en çok dikkatinizi çeken husus ne oldu?
Yıllardır kafamı kurcalayan bir soru var. Mahkemenin eski başkanı Köksal Şengün’ün de dile getirdiği gibi, Danıştay cinayeti davasına bakan eski Yargıtay dairesi, Danıştay cinayetinin Ergenekon soruşturmasına bağlanmasını neden istemiştir? Bu, hayatî bir sorudur. Komploculuğun sınırlarında dolaşmadan verilecek bir cevap süreçle ilgili çok önemli katkılar sunacaktır. Tabii, işin içinde yargı olunca, basit ve “makûl” cevapları da olabilir yapılanın. Mesela, önceki Yargıtay dairesi hem Danıştay davasını hem de Ergenekon sürecini istedikleri gibi yönetecekleri düşüncesiyle dosyanın Silivri’ye gönderilmesini istemiş de olabilir, bildik yargıç korkaklığı ve refleksleriyle davanın yakıcılığından uzak durmak için de. Ya da Danıştay dosyasının Silivri torbasında kaybolmasını sağlamak için ya da başka bir sebeple. Ne sebeple olursa olsun, Danıştay cinayeti davasının Ergenekon dosyasıyla birleştirilmesi hayatî bir an olmuştur.

Niçin “hayatî bir an”?
Çünkü Danıştay saldırısı ve o saldırganların -Cumhuriyet’e bomba atılması gibi— diğer eylemleri Ergenekon’un neredeyse tek somut şiddet eylemidir. Danıştay cinayeti ve bu saldırganların diğer eylemleri olmasa, Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Alparslan Arslan, Osman Yıldırım gibi karanlık figürlerin Ergenekon davasındaki varlıkları son derece tartışmalı olacaktı. Bu isimler iktidarın tabanı dışındaki kesimleri ve neredeyse tüm Kürt kamuoyunu ikna etmekte kullanıldı ve de bu ikna süreci başarılı oldu. Bu isimler bugün bile Ergenekon kararına itiraz edeceklerin suratına çarpılmaktadır: “Veli Küçük’ü ve İbrahim Şahin’i mi savunuyorsun?” Muhatabın belini kıran bir sorudur bu. Oysa, bu isimlerin, mahkemenin delillerle değil de, yorum yoluyla ulaştığı Danıştay cinayeti dışında hiçbir somut eyleminin, delillendirilmeyi bırakalım, iddia dahi edilmediğini ve tek referansın bu şahısların kimlikleri ve kişilikleri olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu davada, Danıştay saldırısı dışında tek bir somut şiddet eylemi yargılanmamış, onun yerine tek müştekisi mevcut iktidar bileşenleri olan ve somut bir örgüt ve eylemleri değil de, kişilikler, kimlikler ve iktidar yönünden yarattıkları tehlikeler cezalandırılmıştır. Danıştay saldırısı sanıkları ve onlarla zorlama bir bağ kurulan Veli Küçük gibi birkaç karanlık figür “vitrin süsü” olarak kullanılmıştır.

Bu davaların hukukî zemini ve görülüş biçimi en başından beri tartışmalı. Ancak, davalara destek verenler de, hukukî zeminden ziyade, siyasal ve hatta, kendi ifadeleriyle, “etik” bir noktadan hareket ediyor. Darbe geleneğiyle yüzleşildiği, ülkenin askerî vesayetten kurtulup demokratikleştiği, dolayısıyla yargı sürecindeki hukuksuzlukların, mağduriyetlerin bu uğurda tahammül edilmesi gereken “yol kazaları” ya da “teferruatlar” olduğu söyleniyor. Hukuku bir yana bırakıp politik çerçevede yaklaştığımızda, bu tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu sorunun cevabı için, “darbe yargılanıyor, askerî vesayetten kurtuluyoruz” gibi argümanlara bakmak gerekiyor. Birincisi şu: Bu davalarla gerçekten darbe ihtimali ve darbecilik geleneği mi yargılandı? Sorunun cevabı için, öncelikle liberal, liberal-sol ve muhafazakâr “demokratlar”a egemen olan “darbe ve darbecilik” algısına bakalım. Bu algıya göre, “ordu/devlet, hoşlanmadığı siyasî iktidarın/milletin ancak belirli sınırlar içinde hareket etmesine izin verir. Siyasî iktidar/millet sınırları ihlâl ederse, asker/devlet bir askerî operasyonla siyasal iktidarı/milleti alaşağı eder. İşte vesayet ve darbe budur.” Bu algı ve analiz gülünçtür. Zira, askerî darbe, iktidardan hoşlanmayan askerlerin “kalkın darbe yapak!” diyerek gerçekleştirebilecekleri bir eylem değildir. Asker bir memur-bürokrat sınıftır, siyasal karar mercii değildir. Kendiliğinden ne böyle bir siyasal gücü vardır ne de böyle bir siyasal akıl ve stratejiye sahiptir.

Müebbet hapis cezası verilen Başbuğ ve silah arkadaşları ellerindeki gücü kullanarak darbe yapmaya, seçilmiş iktidarı devirmeye kalkışamaz mıydı?
Ben sorayım: Sıranın kendilerine geldiğini göre göre, o anlı şanlı generaller neden kuzu kuzu beklediler? Sadece bu sorunun cevabı darbe ve darbecilikle ilgili tüm tespitleri açığa düşürür.

AKP’ye karşı bir darbe ihtimali yok muydu?
Kesinlikle hayır. Askerî darbe için bir “darbe koalisyonu” gerekir. Tabii öncelikle ortada ciddi bir meşruiyet kaybı yaşayan bir siyasal iktidar lâzımdır. “Darbe koalisyonu” bu ortamda devreye girer. Koalisyonun birinci unsuru, ulusal-küresel sermayedir. İkincisi, hükümet aleyhine ve yıkılması gerektiğine dair oluşan geniş bir toplumsal mutabakattır. Koalisyonun sonuncu parçası ise, ilk iki unsuru arkasına alan ve kendini yeterince güvende hisseden bir silahlı bürokrasidir. Koalisyonun hiçbir unsurunun amacı Erol Taş veya Tecavüzcü Coşkun tarzı bir “amaçsız kötülük” olmayıp özellikle de en önemli unsuru olan sermaye için amaç, kapitalizmin ihtiyacı olan “para, mal ve insan dolaşımı için hukukî güvenlik, istikrar ve öngörülebilirlik” halinin tesisidir. Darbe koalisyonunun en önemli ayağı ulusal-küresel sermaye, kurulduğu günden beri AKP’nin arkasındaydı. Diğer unsurlar ise net bir siyasal uyum içinde değildi ve zamanla çözüldüler. Kısacası, 2002 sonrası bir askerî darbe ihtimali sıfırdı. Yani, bu davalarda gerçekleşme ihtimali olmayan bir darbenin yaşanmamış, ama muhtemel mağduriyeti cezalandırılmış oldu.

Öyle ya da böyle, neticede rejim vesayetten kurtulup demokratikleşti mi?
Vesayet, bir siyasal gücün ülkede tek ve tekçi bir siyasal dili hâkim kılma çabasıdır. Ülkede tek bir egemen siyasal dil ve üslûbun egemen olması demektir. Ve sanıldığı gibi askerî bir eylem değildir. “Askerî vesayet” terimi bu nedenle eksik ve sorunludur. Asıl dikkat edilmesi gereken tekçi-baskıcı ve toplum mühendisi dikta dilidir. Bugün bu dil ve üslûbun ortadan kalktığını söyleyebilir miyiz? Tüm enerjisini asker karşıtlığında harcayan liberal-sol “demokratlar” belki fark etmiyor ama, tek parti dönemiyle yarışan bir tarihsel dönemdeyiz. Geçmişte topluma vesayet eden siyasal dil ordu üzerinden tebliğ ediliyordu. Şu çok önemli: Vesayet makamı ordu değildi. Ordu bir taşıyıcıydı. Bugünse aynı taşıyıcılığı polis ve yargının üstlendiğini söyleyebiliriz. Yargı siyasal iktidarın tekçi, baskıcı, toplum mühendisi dilinin taşıyıcısı konumundadır. Bugün yargı, sözcüsü olduğu siyasal-ideolojik güç adına, siyasal eylemin ve politik muhalefetin yön ve sınırlarını çizmekte, siyaset için çerçeve belirlemekte ve iktidar dışındaki tüm kesimlerin siyasetini kriminalleştirmektedir. “Eskiden konuşulamayan pek çok şeyin bugün konuşulabildiği” söylenip demokratikleşildiği iddia ediliyor, ama her otoriter dönem kendi “tabu”sunu beraberinde getiriyor. Eskiden konuşulamayıp da bugün konuşulabilenler eski dönemin tabusuydu. Bugün de yeni iktidarın tabuları var. Eskiden asker tabuydu, şimdi ise Gülen Cemaati. Söz ve düşünce hürriyetinin genişlediğini düşünenler, yeni iktidarın tabularına söz söyleyerek bir sağlama yapabilirler. Misal, sadece birkaç gün önce Danıştay’ın “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili verdiği karara göz atıldığında, vesayetin bitip bitmediğini, söz ve düşünce hürriyetinde nasıl bir “gelişme” olduğunu ve ilerleyen dönemde nasıl bir “hürriyet”le tanışacağımızı görebiliriz. Tüm Ergenekon süreci, artı KCK davaları bu anlamda vesayete karşı yürütülen süreçler değil, vesayetin el değiştirmesine yönelik operasyonlar olmuş ve mevcut siyasal iktidar eliyle yeni bir vesayet ve darbe düzeni tesis edilmiştir. Gelinen nokta, otoriterlikten totaliterliğe geçiş olmuştur. Bunu “hürriyet ve demokrasi” olarak anlamaya ve anlatmaya çalışanlara dememiz gereken şey şudur aslında: “Defol git başımdan!” Ergenekon süreci gibi büyük operasyonlar yanında, yargının gündelik performansının gözden kaçırılmaması gerekir. Kaldı ki, bu süreçler son derece ahlâk dışı operasyonlarla yürütüldü. Bana kalırsa, bu tür operasyonlar mağdurlardan ziyade faillerini kirletir. Bir tarafın sayısız haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlikle karşılaştığı, diğer tarafın ise ciddi bir ahlâk yitimi yaşadığı bir süreç nasıl bir uzlaşma, barış ve demokrasi getirecek, doğrusu, anlaşılması güçtür.

Maksat darbe geleneğinden, vesayetten kurtulma, rejimin demokratikleşmesi değildiyse, neydi?
Her eylem belirli bir perspektif üzerinde varolur. Yani, bir eyleme anlam veren şey perspektiftir. O nedenle de bir failin eylemini anlamak için onun perspektifini anlamak gerekmektedir. Siyasal iktidarın bileşenlerinin stratejik ve taktik ayrımlarını bir kenara bırakırsak, ana siyasal-tarihsel perspektifi kabaca şu şekilde özetleyebiliriz: “Cumhuriyet şanlı Osmanlı tarihinde bir parantezdir. Ülkenin ana sorunu Cumhuriyet ideolojisi ve kadrolarıdır. Eğer tüm kadrolar bu ‘yanlış ellerden alınır da ‘milletin öz evlatlarına’ verilirse sorunumuz kalmaz.” Bu perspektif Ergenekon sürecinin ana motivasyonudur. Aynı perspektifin Kürtlere yansıması ise şöyledir: “Kürt ‘kardeşlerimiz’ ile aramıza giren kara kedi PKK/BDP, yani ‘Kemalist Kürtler’dir. Bu siyasal hareket yok edilir ya da ehlileştirilirse, Kürtlerle İslâm ortak paydası üzerinde buluşulabilir.”

O “Kemalist” sıfatıyla PKK ve BDP’nin laik/seküler çizgisi ve -Kemalizmle hiç alâkası olmayan- sosyalist fikriyatı kastediliyor, öyle değil mi?
Tabii ki. Kürt hareketini onlar için katlanılmaz yapan da bu. KCK operasyonu da bu perspektifin ürünüdür. PKK/BDP’nin yok edilmesi halinde doğacak boşluk siyasal İslâm -ya da Hocaefendi’nin nuru- ile doldurulacak ve Kürtler de birer “samimi Müslüman” haline getirilerek -tıpkı askerî vesayet, darbecilik, yargı sorunu vs. gibi- Kürt sorunu da “halledilecektir”.

Özetlediğiniz bu perspektife “liberal-demokrat” entelektüellerin verdiği desteğe ne demeli? AKP hegemonyasını büyük ölçüde o entelektüellerden aldığı moral destek sayesinde kurdumadı mı?
Doğru, ama şunu söylememe izin verin: Epeydir “Yetmez ama Evet”çilere bir öfke ve hiddet var. Onların cevabı da arabesk bir karşı koyuştan ileri gitmiyor. Şu noktayı açıklığa kavuşturalım: “Demokratik uzlaşma siyasetiyle “egemen siyaseti” arasında çok temel bir fark var. Belirli tarihsel dönemlerde, anti-demokratik bir iktidar karşısında, demokratik bir ortaklık ve uzlaşma içine girilmesinde sorun yok. Bu politik eylemsellik, “demokratik uzlaşma siyaseti” demektir. Söz konusu kesimlerin referandum öncesi, -tıpkı bugün Gezi’de oluşan siyasal ittifak gibi- geleneksel iktidar karşısında demokratik bir güç birliği içine girmesi ve AKP’yi demokratik şerhlerle desteklemesi kabul edilebilir bir durumdur. Bu kesimlerin iktidarı Kemalizm ve Kemalistlerle sınırlayan, darbe karşıtlığını da Kemalist ordu karşıtlığında sabitleyen siyasal-tarihsel analizleri sığ ve yetersizdi. Ancak, referandum öncesinde, geçmiş iktidar karşısındaki politik-ahlâkî tutumları onları kurtarıyordu. Bugün onları birer entelektüel paçavraya çeviren, referandum sonrasındaki tutumlarıdır. Referandumla birlikte kurulan yeni hegemonyaya dair, bırakın ciddi bir itirazı, tek bir merak ve soruları bile olmadı. Aksine, son üç yılı yıkılıp giden eski iktidarı çöplükten çıkarıp satmaya çalışmakla geçirdiler. Referandumla birlikte terfi ettikleri siyaset “egemen siyaseti”ydi: Artık yeni iktidarın parçası olmuşlardı. Demokratlıktan despotluğa böyle geçtiler. Bu entelektüel destek yeni kurulan hegemonya için çok kıymetliydi. Bugünse yaşadıkları tam anlamıyla bir çöküştür. Bu davalar, ardından da Gezi direnişi, bu kesimlerin bulundukları yerin demokratik mücadele sahası değil, sultanın eteğinin altı olduğunu açığa çıkardı ve yıllardır üfürdükleri entelektüel iddiaların yavanlığını ve gülünçlüğünü ortaya serdi. Özellikle Gezi, sahici siyasetin işaretini verdi ve yıllardır yaşadığımız “hakikat kaybinı tersine çevirdi. Koskoca bir “yalan dünyası” büyük bir gürültüyle, mevcut iktidarla birlikte liberal-“demokrat” tayfanın üzerine çöküverdi. Bugün artık bu kesimler aracılığıyla nasıl bir hakikat kaybı ve yalana mahkûm edildiğimizi tüm çıplaklığıyla görmüş durumdayız. “Darbecilik-darbeciler” teranesi ve “Kemalist-İttihatçı derin devlete karşı aslanlar gibi mücadele eden Erdoğan” masalı tuzla buz olurken, ülke asıl darbecilerin kim olduğunu gördü. Ve son on, hatta yirmi yıldır “devlet-toplum / merkez-çevre” kavramları üzerinden üretilen tekerlemeleri çöpe yolladı. “Yeni devlet” geleneksel iktidarın son halkası olarak tüm ağırlığıyla belirirken, liberaller ve “demokrat”lar kendilerini bir anda polis copunu ve postalını cilalarken buldular. Artık şunu kesin olarak kabul ve ilan etmemiz gerekiyor: Liberal ve “demokrat” entelektüeller başta olmak üzere, Türkiye’deki “kelâm sahiplerinin “söz” ve “hakikat”le ilişkileri minimum düzeyde. Buna rağmen, sözün mülkiyetini kimseye bırakmaya niyetli değiller. Cemaat”in devletteki gayrimeşru varlığı ve Hükümet-Cemaat çatışması saklanamaz hale gelip de, en son Cemaat”in 13 Ağustos bildirisiyle suratımıza çarpılırken, “hiçbir analizim doğru çıkmadı, ben bu işlerden anlamıyorum, affedin!” demek yerine gündemi yorumlamak üzere en önce koşmalarına ne desek, bilemiyorum. Bu kesimlerin sözle sorunlu ilişkilerinden belki daha da önemlisi ise, tutarlı ve bütünlüklü bir adalet ve demokrasi perspektiflerinin olmamasıdır. Adalet anlayışının bir bütün olduğunu, belirli kesimlere dikkat kesilirken, hoşlarına gitmeyen kesimlerin polis copu ve düzmece davalarla inim inim inletilmesine sessiz kalmanın -ya da Roni Margulies’in yaptığı gibi, Cumhuriyetçi-Atatürkçü 70’lik teyzeleri coplanmasından eğlence çıkarmanın- mümkün olamayacağını anlayamıyorlar. Roni Margulies, Yıldıray Oğur, Melih Altınok ve Markar Esayan gibi artık karikatürleşen tipler neyse de, yıllarca demokrasi mücadelesi vermiş kerli ferli isimlerin yazdıklarına, söylediklerine insan yüzü kızarmadan bakamıyor. Bu kesimlerin “yeni devletin copu, gazı, savcılıkları ve mahkemelerinin en önde gelen savunucuları olmaları, onları yeni iktidarın neo-alperen ya da neo-ülkücüleri haline getirmiş durumda. Ama onlar kendilerini hâlâ “insan hakları savunucusu” sanıyor. Hakiki bir demokrat, yargılanan için “kim?” değil, “nasıl?” sorusunu sorar. Geleceğe dair adalet ve demokrasi ışığı o “nasırdadır zira. O “nasıl”, gelecekte nasıl bir siyasal ortamda yaşayacağımızı ve nasıl bir adalet ve demokrasiyle karşılaşacağımızı gösterir. Polisi, karakolları, savcılıkları ve mahkemeleri, hatta askeriyesi ve de sermayesiyle karşımızda dağ gibi bir AKP devleti varken, iktidara tek bir soru sormadan, tek bir ciddi tespitte bulunmadan “demokratçılık” oynuyorlar. Bu kesimden yükselen itirazlar ise, Cemaat’in sofrasında yer kapmak için yapılan yüzeysel bir Erdoğan aleyhtarlığı sadece. Tutarlı ve bütünlüklü bir adalet ve demokrasi perspektifi olmayan bu kesimlerin Kürtler ve gayrimüslimlerle ilgili mücadelelerinin de sığ ve yavan olduğu anlaşılıyor aslında. Ergenekon ve Gezi sürecinin en “hayırlı” neticelerinden biri, “hakikat” ve “söz”ün ve de “demokrasi ve adalet talebinin” önünde en ciddi engel olan bu kesimlerin insan hakkı savunucuları demokratlar değil, birer “entelektüel esnaf’ olduklarını göstermesidir.

Alfabeyle başladık, “özetin özeti”yle bitirelim…
Özetin özeti şu: Darbecilik, bir düzendir. Bu düzenin bir parçası da tekçi, baskıcı, başkasına yaşama şansı vermeyen siyasal iktidarlardır. Eğer darbe düzeni ile mücadele düşünülüyorsa, ilk önce iktidarların hükümet etme biçimini gözden geçirmesi gerekir. Hukuku umursamadan, kuru ve yaş demeden, binlerce insanı aynı torbaya doldurup ibreti âlem için uçurumdan yuvarlamak çare olamaz. Bu tavır bir darbe düzeni tavrıdır. Darbecilere özgü bir üslûpla ve darbe hukukuyla darbecilikle mücadele edilemez. Darbe hukuku, rövanş ve intikam duygusunu besler yalnızca.

SÖYLEŞİ: YÜCEL GÖKTÜRK / Express Dergisi, Ağustos – Eylül 2013

Reklamlar

Written by kesinofsayt

23 Ekim 2013 at 12:10

Fenerbahçe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

FENERBAHÇE VAZGEÇMEDİĞİ İÇİN FENERBAHÇE’DİR!

leave a comment »

Bugün Türkiye’de hayata hangi yönden bakıyorsa baksın hemen herkesin kabul ettiği bir gerçek var; ülkede iktidar -aralarında paylaşım sorunları olsa da- AKP ve Cemaat tarafından paylaşılmakta. Genel uygulamalar da buna işaret ediyor.

Türkiye’de maalesef, bırakın muhalefet etmeyi, biat etmeyenler dahi sadece polis fezlekesine dayanarak tutuklanabiliyor, aylarca, yıllarca hapis yatabiliyor. “Sadece polis fezlekesi” derken abartmıyoruz. Polis fezlekeleri ile savcılık iddianameleri artık birebir aynı Türkiye’de. Bağımsızlığı “yetmez ama evet” Anayasa’sı ile yokedilmiş yargı ise neredeyse sadece bir noterlik makamı gibi çalışıyor. Polis fezlekelerinde hasbekader ortaya çıkan “hata”lar ise “sehven” olarak adlandırılıyor. Bir davanın kaderini etkileyecek öneme haiz bu “sehven”ler yargı tarafından ciddiye bile alınmıyor, geçiştiriliyor.

Bu girizgahı neden yaptım? 2013 Ağustos’unda başbakana atfen şu sözler medyaya düştü ve yalanlanmadı:

“Bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü kapsamına sokarız”…   ( http://www.radikal.com.tr/politika/gulen_cemaatinden_iddialara_sert_yanitdarbe_planlarini_hatirlatiyor-1146039 )

Bu sözlerin ülkedeki sistemin nasıl işlediğini göstermesi açısından önemli. Sizin suçlu olup olmamanız önemli değil, bir savcı ve üç polis hayatınızın karartılması için yeterli…
Hele ki bu uygulamayı ülkedeki en güçlü örgütlenmelerden birisine karşı dahi yapabilecek bir gücün daha zayıf kişilere / kurumlara neler yapabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Gelelim 3 Temmuz Darbesi’ne…

İki yılı aşkın bir geçmişi olan olayları yinelemenin bir anlamı yok. Çok yazıldı, çok çizildi ve daha da çok çarpıtıldı / çarpıtılıyor. UEFA Disiplin Komitesi ve CAS kararının “Avrupa’nın da şikeyi kabul ettiği” algısını yaratmaya çalışıyor ilk günden beridir bu operasyonun – bilnçli ya da bilinçsiz – içinde olanlar. Oysa gerçek çok daha basit; Avrupalı kafası hukuka ve adalete “dafault” olarak güvenir. Dolayısı ile AB aday ülkesi olan Türkiye’de de hukukun işlediği varsayılıyor. Salt polis fezlekesinin kabulünden ibaret duruşma ve kararın da gerçek bir “yargılama” olduğu düşünülüyor. Fenerbahçe’nin (ve Beşiktaş’ın) UEFA ve CAS’a anlatamadığı da bu oldu ne yazık ki.

Türkiye’de sürdürülen davanın birçok açıdan eleştirisi yapıldı Fenerbahçeliler tarafından. Aslında bu cümleyi yazmak bile acı veriyor. Doğrusu “hukuku, adaleti savunanlar tarafından” olmalıydı, ama ne acıdır ki aynı polisin, aynı savcıların, aynı mahkemelerin, aynı yöntemlerle sürdürdüğü başka davalara tepki veren, futbolu ancak Gezi Direnişi ile keşfeden “aydın”ların “Şike Davası”na bakışları benzeri diğer davalara göre tümüyle ters ya da görmezden gelmeyi tercih etmek şeklinde. Burada taraf/taraftar olmak dışında, Aziz Yıldırım “kişiliği/tavrı”na nefret duymaları ya da kaotik ve anlamadıkları futbol taraftarları arasındaki kavgalara girmeme kaygısı da rol oynuyor olabilir. Ancak tercihleri ve davranışları son derece iki yüzlü…

Davanın tüm yönlerini ele almak, adım adım yürümek hem çok geniş bir zamanı kapsayacağından, hem de uzmanlık alanımız olmadığından, hem de çokça tartışılmış olduğundan burada yapacağımız birşey değil. En azından bugün için. Ancak aradan çok zaman geçtiği için önemli gördüğümüz ana kırılma noktalarını ve art niyeti gösterecek noktaları tekrarlamak istiyorum.

Sadece unutanlara ve bugün mücadeleden bıkan, pes etme noktasında olanlara bir hatırlatma!

  • Öncelikli soru şu: emniyet uzun süreli teknik ve fiziki takip ile şike/teşvik kanaatine vardıysa, para transferi, hatta el değiştirmesini dahi izleyebildiyse neden suçüstü yapmadı? Bu soruya sağlıklı bir yanıt asla verilmedi bugüne kadar. Hatta “sağlıksız” bir yanıt bile verilmedi. Böyle bir soru yok sayıldı.
  • Emniyetin 19 maçta şike ve teşvik primi var iddiası havada kaldı. Ki polisin böyle bir “yargıya” varma hakkı yoktu.
  • Aziz Yıldırım, Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektupta savcı Mehmet Berk’in “Fenerbahçe’nin şampiyon olmaması halinde soruşturma açmayacağını söylediğini” iddia etti. Peki Fenerbahçe bir yıl önce şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırmasa soruşturma açılacak “malzeme” var mıydı? Ortada bir “suç” varsa bunun şampiyonluktan bağımsız soruşturulması gerekmez mi?
  • Savcı Mehmet Berk, kendisinin yolladığı kısıtlı bilgilerle hazırlanan Etik Kurulu Raporu’nu neden istedi? Kendisinde daha detaylı bilgiler vardı.
  • Mahkemede okunan iddianame ile avukatlara verilen iddianame arasında neden fark vardı?
  • 14 – 18 Şubat 2012 tarihleri arasında yapılan ilk dört duruşmada savunmanın itirazına rağmen mahkeme heyeti, herkesin bildiği iddianameyi dört gün boyunca okuttu. Duruşmanın kalanında sanıkları sürekli “süre azlığı” nedeniyle uyarıp, savunmaların kısa tutulması konusunda baskı altına aldı. Oysa savunmalar çok önemliydi. Gerçi sonradan anlaşıldı ki heyetin savunmalarla hiç ilgisi yoktu. Hüküm zaten “fezlekelerde” verilmişti.
  • Mahkeme heyeti, savunma tanıklarının çağırılmasını sürekli engelledi. Buna karşın konunun tümüyle dışında olan ve akli melekelerinde problem bulunan Cihan Oskay’ın Muğla Cezaevi’nden getirtilmesine onay verdi.
  • MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) Fenerbahçe’nin tüm mali kayıtlarını inceledi. Şüpheli bir para hareketine rastlamadı. Peki şike/teşvik öpücükle mi yapıldı?
  • En önemli soru: Fenerbahçe şikeyi kiminle yaptı?

Sadece bu ana noktalar operasyonun tümüyle art niyetli, manipülatif ve asılsız olduğunu ortaya koymaya yetiyor. Ancak ne yazık ki iki küsür yıldır sürdürülen psikolojik savaş bazı Fenerbahçelileri bile yıldırmış halde. “Konu kapansın da nasıl olursa olsun” noktasında olan sarı lacivertlilerden bunca zamandır yaşananları hatırlamalarını ve yukarıdaki soruları bir kez daha düşünmelerini rica ediyorum.

Pes eden vazgeçer…

Oysa Fenerbahçe vazgeçmediği için Fenerbahçe’dir…

Written by kesinofsayt

03 Eylül 2013 at 11:31

Fenerbahçe, Mehmet Berk kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

UEFA SORUŞTURMASINDA FIFA VE BLATTER ETKİSİ VAR MI?

leave a comment »

Sevgili Cem Argun’un ( @cargun ) bugün (21 Haziran 2013) twitter üzerinden paylaştığı bilgiler şöyle:

Fenerbahçe Soruşturmasının Altından FIFA ve Blatter çıktı!
Bugün şu müfettiş Palacios’u biraz araştırayım didikleyeyim dedim.
2010 yılında iş hayatına atılan, 2013 yılında UEFA’ya müfettiş olan bu çömez arkadaşın bu kadar kritik ve komplike bir davaya 3. Müfettiş olarak atanması ve zehir zemberek bir rapor hazırlaması hayra alamet değil malum.

Palacios, şu anda halen Sport Advisers diye bir İspanyol avukatlık şirketinde avukatlık yapıyor. [http://www.sport-advisers.com/en/equipo.html] (Yani bunlar hem savcı, hem avukat.)

Şirketin sahibi Gorka Villar kim diye baktım. Alberto Contador’un CAS avukatı falanmış…

Sonra enteresan bir doküman buldum ki meğer Gorka Villar UEFA hakem Komitesi başkanı Angel Maria Villar’ın oğluymuş.

FIFA kurallarına aykırı olduğu için babasının resmen imza atamadığı spor dışı davalarına imza atıyormuş. Belgeleri burda: [http://www.extraconfidencial.com/articulos.asp?idarticulo=501] (Dürüstlük, etik falan mı dediniz?)

Ailecek etik dışı işlere bulaşmışlar. Oğlunun şirketindeki çömez avukatın da muhtemelen UEFA’ya müfettiş atanmasını sağlayan bu.

Yani özetle Palacios’un Angel Maria Villar’ın tetikçisi olduğu söylenebilir.

Peki Angel Maria Villar’ın çıkarı ne? Blatter’in Katar’dan dolayı arası Platini’yle fena bozuk. [http://espnfc.com/news/story/_/id/1382797/fifa-clarify-blatter’s-comments-on-winter-world-cup?cc=5739]

Meğer, Blatter Villar’ı olası halefi olarak göstermiş. [http://espnfc.com/news/story/_/id/1382924/sepp-blatter-tips-angel-maria-villar-as-possible-successor?cc=5739]

Beyler bayanlar, FIFA Başkanlığı yarışında kimvurduya gitmek üzereyiz.

Platini ceza verdirse bir türlü, verdirmese bir türlü.

Peki, Platini’den sonra UEFA’nın başına kim gelecek Şenes Erzik?

Peki, Sports Advisers’ın TS’nin ve/veya GS’nin danışmanlığını yapmadığını nereden bilebiliriz? Nitekim kılıfına uydurmak için babasının yerine imza atan adamın şirketi.

Bu işler başka işler. Endişe etmek gerek.

Cem ARGUN.-
@cargun

Written by kesinofsayt

21 Haziran 2013 at 12:12

Fenerbahçe, Michel Platini, UEFA kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

UEFA SORUŞTURMASINDA CEMAAT PARMAĞI

leave a comment »

21 Haziran 2013 tarihli Sol Gazete’de UEFA’da sürdürülen soruşturmada Gülen Cemaati bağlantısı hakkında bir haber çıktı. Sadece bu haberin yer alması nedeniyle bile gazeteye takdirimizi göstermek gerek. Bulunduğunuz yerlerdeki sayıları alın, gittiğiniz yerlere bırakın lütfen. Mümkün olduğunca çok kişi bu oyundan haberdar olsun.

Gazetenin her yerde bulunamaması nedeniyle (ve elbette arşivlerde yer alması için) sitemize de ekliyorum. Aşağıdaki imaja tıkladığınızda daha büyük bir halini görebilirsiniz.

uefagulen

 

Haberin linki eklendi: http://haber.sol.org.tr/spor/uefa-sorusturmasinin-altindan-da-gulen-cikti-haberi-75076

Written by kesinofsayt

21 Haziran 2013 at 08:01

Fenerbahçe, UEFA kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

KİM YALAN SÖYLÜYOR?

leave a comment »

24 Mayıs 2013 tarihinde Tolga Zengin’e ithafen bir haber yayınlandı:

tolgazengin

Ne diyor Tolga Zengin?

Burak, Selçuk ve Engin’e gittiler diye tepkim olamaz. Onlara, ‘Trabzon’un hakkını yiyen F.Bahçe, Eskişehir ve Sivas dışında hangi takıma giderseniz gidin. Yoksa hakkımı helal etmem’ demiştim. Selçuk’a ilk teklif F.Bahçe’den geldi ama o, ‘Hakkımızı yiyen bir takıma gidemem’ diyerek geri çevirdi.

Peki Selçuk İnan’ın Galatasaray’a transferi ne zaman gerçekleşti? Bakalım:

selcukinan

Galatasaray Resmi Sitesi’ndeki tarih 25 Mayıs 2011! Yani henüz kamuoyunda “şike soruşturması”nın bilinmediği, 3 Temmuz 2011’den 40 gün önce…

Şimdi gelelim sorulara:

1.- Ya haberin kendisi yalan, ki beklenen Tolga Zengin’in “ben böyle birşey söylemedim” demesi…

2.- Ya haber doğru ve Tolga Zengin yalan söylüyor…

3.- Ya da hem haber, hem de Tolga Zengin’in söyledikleri doğru, ki bu daha da inanılmaz bir sonuca götürüyor; soruşturmayı yürütenler Selçuk İnan’a gizli bilgileri önceden sızdırdılar ve Selçuk İnan 3 Temmuz 2011 tarihinden önce bu bilgilerden haberdar olduğundan kendisini haksızlığa uğramış hissediyor.

Hangi şık doğru olursa olsun, normal bir ülkede ciddi skandal çıkartacak bir durum. Ama Türkiye’de pek umursanmayacak muhtemelen. Ee, ne de olsa spor medyamız “kazanmakla” meşgul ( #bizkazanacagiz ) Skandalları sorgulamayalım, halının altına süpürelim. Maalesef “ne pahasına olursa olsun kazanmak” yeşil sahalardan çıktı, artık spor medyasının sloganı oldu.

Hayırlı olsun!

Written by kesinofsayt

24 Mayıs 2013 at 11:23

Genel kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

3 TEMMUZ OPERASYONU KRONOLOJİSİ – 8 (ŞUBAT 2012)

leave a comment »

1 Şubat 2012 – Çarşamba

  • Fenerbahçe Spor Kulübü TFF Hukuk Kurulu Başkanı İlhan Helvacı’yı istifaya davet etti.
  • Türkiye Futbol Federasyonu Hukuk Kurulu Başkanı İlhan Helvacı, “Hukuka aykırı birşey yaptığımı düşünmediğimden istifa etmeyi de düşünmüyorum” dedi.
  • Kulüpler Birliği Başkanı Yıldırım Demirören, Süper Lig kulüp başkanlarını 7 Şubat Salı günü özel gündem maddesiyle toplantıya çağırdı.

2 Şubat 2012 – Perşembe

3 Şubat 2012 – Cuma

  • Samsun dönüşü Fenerbahçe kafilesini havaalanında karşılayanlar arasında Beşiktaşlı bir taraftar pankart açtı.

5 Şubat 2012 – Pazar

6 Şubat 2012 – Pazartesi

7 Şubat 2012 – Salı

  • Kulüpler Birliği TFF seçimi gündemiyle toplandı.
  • Ünal Aysal Cihan Kamer’in “transferde etik davranılmadığı” açıklamasına yanıt verdi.

8 Şubat 2012 – Çarşamba

  • Fenerbahçe Spor Kulübü Külüpler Birliği toplantısında Yıldırım Demirören’i TFF başkanlığına önerdiği yolundaki haberleri yalanladı.

9 Şubat 2012 – Perşembe

  • Mehmet Ali Aydınlar 32. Gün programına katıldı.
  • PFDK Beşiktaş maçındaki olaylar nedeniyle Fenerbahçe’ye 1 maç seyircisiz oynama cezası verdi.

10 Şubat 2012 – Cuma

  • Fenerbahçe Spor Külübü M. Ali Aydınlar’ın 32.Gün programındaki ifadelerini “acz içinde” diye yanıtladı.
  • Futbol Disiplin Kurulu Ocak ayı sonunda soruşturmada adı geçen isimlere 30 bin sayfalık iddianameleri gönderdi. 20 gün süre içinde savunmalarını talep etti.
  • CAS yargıcı Kısmet Erkiner Mehmet Ali Aydınlar’a cevap verdi.

11 Şubat 2012 – Cumartesi

  • Aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın da bulunduğu 23’ü tutuklu 93 sanık hakkında açılan dava, İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesince Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’ndeki salonunda görülecek. Şike davasına bakacak 16. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Ekinci, sevgililer gününe denk gelen ilk duruşma öncesinde basın mensuplarının sorularını yanıtladı: “Takımları yargılamıyoruz”.

12 Şubat 2012 – Pazar

13 Şubat 2012 – Pazartesi

14 Şubat 2012 – Salı

  • Aziz Yıldırım Mehmet Ali Aydınlar’a hitaben bir mektup gönderdi: “Sözümüz sanadır!”
  • Tarihi dava Silivri’de başladı. Çok sayıda Fenerbahçe taraftarı Silivri’deydi.
  • Fenerbahçe Spor Kulübü’nin 327 sicil numaralı Yüksek Divan Genel Kurul üyesi ve basketbol şubesinin kurucularından, spor tarihçisi Cem Atabeyoğlu vefat etti.
  • Aziz Yıldırım: “Ne şikesi? Memleket elden gidiyor.”

15 Şubat 2012 – Çarşamba

  • “Futbolda şike” iddiaları üzerine aralarında Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da bulunduğu 23’ü tutuklu 93 sanık için açılan ve Silivri’de görülen davanın ikinci günü sona erdi. Aziz Yıldırım’ın dilekçe vermesine rağmen İsveç’te yaşayan yanlış Hasan Çetinkaya’nın tapeleri iddianameden çıkartılmaması nedeniyle Mahkemede buna tepki gösterildi.
  • Aziz Yıldırım’dan Silivri’deki taraftarlara: “Bu soğukta üşümesinler, evlerine gitsinler. Çağlayan’a bekliyorum.”

16 Şubat 2012 – Perşembe

17 Şubat 2012 – Cuma

18 Şubat 2012 – Cumartesi

20 Şubat 2012 – Pazartesi

  • Çağlayan’da birinci gün
  • TFF başkanlığı için 21 aday başvurdu.
  • Galatasaray Demirören’in adaylığına tepki gösterdi.
  • İbrahim Akın’dan açıklama: “Savcıya yalan söyledim.”

21 Şubat 2012 – Salı

23 Şubat 2012 – Perşembe

  • Tarihi savunmadan notlar: “Bunu yapanları tarih yargılayacaktır.”
  • Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Tahkim Kurulu, futbolcu Serdar Kulbilge ve antrenör Cengiz Demirel’in, şike ve teşvik primi eylemlerinde bulundukları şüphesiyle PFDK’nın verdiği idari tedbir kararının kaldırılması talebinin reddine dair kararına karşı yaptıkları itirazı reddetti.
  • Galatasaray Kulübü’nün, Türkiye Futbol Federasyonu’nun 27 Şubat Pazartesi günü yapılacak Seçimli Olağanüstü Genel Kurulu’nda başkan adaylarından Ata Aksu’yu destekleyeceği öğrenildi.
  • Fenerbahçe Spor Kulübü Habertürk’e bağlı kişilerin tesislerine girişini yasakladı.
  • Yasemin Merçil: “Şikenin tarafları sonucu etkileyebilecek kişiler olmalı, Transfer şikesi diye bir kavram yok ”
  • Vatan Gazetesi Aziz Yıldırım’ın eşkal fotoğrafı için özür diledi.

24 Şubat 2012 – Cuma

  • Şekip Mosturoğlu ve Cemil Turan tahliye edildi. Diğer yöneticilerin tutukluluk hali devam ediyor.
  • Kararın ardından Çağlayan’daki Fenerbahçe taraftarına polis tazyikli su ve biber gazı ile müdahale etti.

25 Şubat 2012 – Cumartesi

  • Eskişehirspor 2 – 1 Fenerbahçe
  • Trabzonspor, şike davası kapsamında tutuklu bulunan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ve dün gece tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Sivasspor Başkanı Mecnun Odyakmaz’ın iddialarına internet sitesinden yayınladığı açıklama ile çok sert cevap verdi.

27 Şubat 2012 – Pazartesi

  • Yıldırım Demirören TFF başkanlığına seçildi.
  • Lig TV Muhabiri Ömer Güvenç; TFF Başkanı Yıldırım Demirören, Fenerbahçe’ye “Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nde (CAS) UEFA’ya açtığınız davayı geri çekin, 45 milyon Euro’yu Türkiye Futbol Federasyonu olarak biz karşılayalım” dediğini iddia etti. Ömer Güvenç bu sözünün de arkasında olduğunu söyledi.

28 Şubat 2012 – Salı

  • Fenerbahçe Spor Kulübü Fatih Altaylı’yı yalanladı.
  • Fenerbahçe Asbaşkanı Ali Koç CNBC-E canlı yayınına katıldı.

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 1 – (Temmuz 2011)

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 2 – (Ağustos 2011)

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 3 – (Eylül 2011)

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 4 – (Ekim 2011)

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 5 – (Kasım 2011)

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 6 – (Aralık 2011)

3 Temmuz Operasyonu Kronolojisi 7 – (Ocak 2012)

CALCIOPOLI

with one comment

Yazı bana ait değil. Twitter üzerinden Okan Altıparmak ( @OkanAltiparmak ) tarafından paylaşıldı. Kaynak olarak http://juventusturkiye.forumlari.net/viewtopic.php?f=42&t=136&sid=b6d0426d4fcdd81cd52d368a10775bcf adresi verilmiş, ancak bende açılmadı. Bu değerli bilgilerin kaybolmasını istemediğimden siteye ekliyorum. Ana kaynak hakkında bilgisi olan bana iletirse memnuniyetle yazarın adını belirtir, link verebilirim. Şimdi gelelim olaya… İyi okumalar!

NOT: Kaynak bilgisi olarak https://www.facebook.com/note.php?note_id=129713677079652 ve https://www.facebook.com/JuventusTurkiye adresleri ulaştırıldı şimdilik. Paylaşıyoruz.

 


Biliyorum son 4 yıldır Juventus taraftarı olmak geçmiş yıllara nazaran çok daha zor. Okulda veya internet ortamında çok defa şikeci takımın taraftarı olmak ile itham edilmiş ve muhtemelen bu suçlamalar karşısında susmak zorunda kalmış ve sinir olmuşsunuzdur.

Juventus’un küme düşürülmesi ile sonuçlanan Calciopoli davasının başından beri komplo olduğunun daha net ortaya çıktığı şu günlerde bu ‘’şikeci juventus’’ yanılgısını silmek te biz Juventus taraftarlarına düşüyor.

Göreceksiniz ki ‘’hakemleri bağlayarak şampiyon oluyordunuz, şikenin rengi her yerde aynı’’ vb. zırvalara gerçeklerle cevap verdiğinizde eğer karşısınızdakinin Juventus’a karşı kişisel bir garezi yoksa bu algısı zamanla yok olacak. Eğer bu kişi Juventus’tan nefret ediyorsa onu bilgiliniz ile yendiğinizde önce slogan atmaya başladığını sonra da saldırganlaştığını fark edeceksiniz. Çünkü kendini inanmaya şartladıklarının koca bir yalandan ibaret olduğunu fark edecek ancak bunu kendine bile itiraf etmekten kaçınacaktır.

Olayların başlangıcı

Juventus 2006 yılında finansal ve sportif açıdan Real Madrid ve Manchester United ile birlikte dünyanın en güçlü 3 futbol kulübünden biriydi. Toplamda 29. Serie A Şampiyonluğuna giderken aynı zamanda son 5 yılda dördüncü şampiyonluğunu kazanmış ve formasına üçüncü yıldızı takmasına bir adım kalmıştı.

Sezonun sonlarına doğru başta Inter’in ikinci başkanının yönetimindeki La Gazzetta dello Sport olmak üzere birçok medya organı Calciopoli’nin açılışını ‘’Juventus Serie C’ye düşüyor’’ haberleriyle yaptı. Daha ortada doğru düzgün bir iddianame bile hazırlanmamışken, mahkeme henüz başlamamışken nasıl bu kanıya vardıkları bir yana Serie B yerine Serie C’ye telafuz edip yaptıkları yönlendirme ölümü gösterip sıtmaya razı etmekten başka bir amaç taşımıyordu.

Davaya konu olan 4 takım vardı. Juventus, Milan, Lazio ve Fiorentina. Sonradan bunlara Reggina’da katıldı.

Suçlamalar şu şekildeydi.

Fiorentina: Başkan Diego Della Vale, Lazio başkanı Claudio Lotito ile birlikte maç ayarlamak istedi.

Lazio: Lotito, Della Vale’nin teklifi reddetmiş olsa bile bunu FIGC’e bildirmemek ile suçlandı.

Milan: Yönetici Leonardo Meani’nin hakem atamalarından sorumlu Pierluigi Pairetto ile bağlantısı ortaya çıktı. Maç ayarlama ile ilgili kesin bir delil bulunmasa bile, Milan’a haksız avantaj sağlama söz konusu olabilirdi. Milan kulübü olaydan ciddi bir ceza almadan kurtuldu çünkü ikinci başkan Adriano Galliani kendisinin durumdan haberi olmadığını ve Meani’nin kulübün emri ile değil kendi tasarrufu ile hareket ettiğini iddia etti.

Juventus: Yöneticiler Luciano Moggi ve Antonio Giraudo’nun hakem atamalarından sorumlu diğer şahıs Paolo Bergamo ile iletişim kurdukları görüldü. Maç ayarlamaya dair bir delil bulunmamasına rağmen bu bağlantılar Juventus’a haksız avantaj sağlamış olabilirdi.

Davanın konusunu oluşturan iddialar bu kadar basit olmasına rağmen yukarıda bahsettiğim medya tarafından korkunç bir yönlendirme kampanyası için mahkeme ile aynı anda düğmeye basılmıştı.

Moggi’nin Bergamo’ya bir Maserati hediye etmesi, hakem Paparesta’yı maçtan sonra soyunma odasına kilitlemesi gibi efsaneler gazetelerde yer almaya başladı. Sonradan palavra olduğu somut deliller ile kanıtlanmış olan bu zırvalar şu an bile birçok Inter’linin zihninde gerçekler olarak yerini korumaktadır ve bir tartışma sırasında argüman olarak ileriye sürülmektedir.

Maserati olayı: Moggi’nin FIAT ile olan ilişkisini kullanarak hakemlere be bazı yetkililere araba verdiği iddia edildi. Ancak sonradan bu Maseratilerin paralarının sahipleri tarafından ödendiği belgelendi.

Paparesta olayı: Moggi’nin hakem Paparesta’yı maçtan sonra soyunma odasına kilitlediği iddia edildi. Bu iddia Calciopoli ile ilgili şehir efsanelerinin en büyüğü haline geldi. ‘’Hakem kaçıran, hakem döven Moggi, Mafya Moggi ve Moggi’nin sistemi’’ gibi söylemler bu iddia ile birlikte ortaya çıktı. Sonradan stadyum kamera sistemi gösterdi ki hakem Paparesta staddan olması gereken saatte ayrılmıştı. Zaten kendisi de böyle bir olayın hiçbir zaman yaşanmadığını açıklamıştı ancak bu açıklama medyada iddianın yarısı kadar yer bulmadı.

Bununla birlikte Moggi ve Giraudo’nun hiçbir zaman bir hakem ile telefon görüşmesi yapmadığı belgelendi.

Juventus’a yapılan diğer suçlamalar

GEA menajerlik şirketinin faliyetleri: Moggi’nin İtalya’daki pek çok menajerlik şirketinden biri olan GEA’yı kullanarak transfer piyasasını Juventus lehine yönlendirdiği iddia edildi.

Sonuç: Moggi, GEA üzerinde bir gücü bulunmadığını kanıtladı. Bununla birlikte GEA’nın tüm faaliyetlerini federasyonun çizdiği sınırlar dahilinde devam ettirdiği kanıtlandı.

Uluslar arası SIM kartlar: Moggi’nin bu kartları hakemler ve yetkililer ile kişisel görüşmelerinde kullandığı iddia edildi. Böylelikle bütün görüşmeleri gizli kalacaktı..

Sonuç: Moggi bu kartlar vasıtası ile hiçbir hakem ile bağlantı kurmadığını kanıtlayarak SIM kart davasını da kazandı.

Maç ayarlama girişimleri: Davaya konu olan maçlar. Bunlar bile davanın maskaralığı konusunda fikir sahibi olmaya yetiyor.

Udinese’li oyuncuların Juventus ile oynayacakları bir sonraki maçta cezalı duruma düşmelerinin sağlandığı iddia edildi. Giampiero Pinzi bunlardan biriydi. Ancak söz konusu maçta oyuncunun cezalı duruma düşmediği ve Juventus’a karşı sahada olduğu anlaşıldı. Diğer oyuncu Marek Jankulovski rakibini yumrukladığı için haklı bir şekilde oyundan atılmıştı.

Juventus’un bir Sampdoria maçını ofsayttan attığı gol ile 1-0 kazandığı iddia edildi. Sonradan maçı Aimo Diana’nın ofsayttan attığı gol ile Sampdoria’nın kazandığı anlaşıldı. Durum ortaya çıktığında maç hemen başka bir Juve-Sampdoria maçı değiştirildi ancak o maçta da hiçbir usulsüzlüğe rastlanmadı.

Bir Parma-Lecce maçının berabere bitmesinin planlandığı iddia edildi. Moggi ve Giraudo’nun olayla bağlantısı olmadığı anlaşıldı. Zaten maç temize çıktı.

Diğer bir iddia Moggi’nin kendi maçları ve diğerlerinin maçları için hakem atamaya müktedir olduğu yönündeydi. Sonradan atamaların otomatik yapıldığı ve bir usulsüzlük yaşanmadığı anlaşıldı.

Sonuç olarak: Hiçbir maçın ayarlanmadığı, ayarlanmaya kalkışılmadığı kanıtlandı.

Peki Juventus ne üzerine idam cezasına mahkum edildi?

unsportsmanlike conduct (Article 1)

Sportmen olmayan davranışlar (Madde 1)

Bu davranışlardan kasıt Moggi ve Giraudo’nun hakemleri atamadan sorumlu Bergamo ile görüşmüş olmasaydı. Bunun cezai yaptırımı cüzi puan silme idi.

İşte bu noktadan sonra kara el devreye giriyor.

Federasyon başkanlığına yeni atanan Guido Rossi(eski Telecom Italia ve Inter ikinci başkanı) yeni bir madde oluşturmaya karar verdi. Hakemleri atayanlar ile yapılan görüşmelerin birden fazla olması halinde hepsinin bir havuzda biriktirilmesi ve bu görüşmelerin muhataplarının ”şike ilgili hiçbir delil elde edilmese bile’’ maç ayarlamaya kalkışmak ile itham edilmesi kararlaştırıldı.

O güne kadar böyle bir yasanın varlığı mevcut değildi. Ve birkaç ufak ihlali toplayıp daha büyük bir suç ile eş görüp buna göre bir ceza verme usulü de mevcut değildi. Aynı mantığa göre üç defa yere tükürmek bir araba çalmak veya üç korner bir penaltıydı.

Bu yeni oluşturulmuş madde sadece Juventus için uygulandı.

Dava spor mahkemesinde 3 haftada görüldü ve Juventus -30 puan ile Serie B’ye düşürüldü. Davaya konu olan 2004/2005 sezonu ile birlikte 2005/2006 sezonunun şampiyonluğu Juventus’tan alındı. Moggi ve Giraudo 5 yıl futboldan men edilirken puan cezası yapılan itiraz üzerine -9’a kadar düştü.

Diğer takımlara göstermelik cezalar verilirken Milan’ın 2006’a sezonuna ait puanlarının silinmesiyle birlikte 2006 sezonu şampiyonluğu garip bir şekilde ligi üçüncü tamamlayan Inter’e armağan edildi. Milan’a verilen 2006’ya dair puan silme cezası Milan’ın Şampiyonlar Ligi’ne gitmesine müsaade edecek kadar makul tutuldu. Milan ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak 150 milyon €’luk bir ek gelir elde etti.

Davanın Juventus’a toplam maliyeti ise yaklaşık 400 milyon € oldu. Dönemin en yüksek forma reklamı ücretini veren Tamoil sponsorluktan çekilirken takımın hisse değerleri dibe vurdu.

Teknik direktör Fabio Capello istifa etti ve takımın önemli 7 oyuncusu satıldı. Juventus, Moggi ve Giraudo’dan sonra takımı yönetmesi için göreve getirilen Fiat’ın fabrika müdürü Cobollo Gigli, tenis organizatörü(!) Fransız Jean-Claude Blanc ve Moggi döneminde yanında su taşıyan Alessio Secco önderliğinde mazisine yakışmayacak 4 sezon geçirdi. Yöneticilerin vasıfsız oluşu, amatörlükleri ve futbol ile ilgilerinin olmayışı Juventus’ta adeta ikinci bir Calciopoli etkisi yaptı. Juventus’u bir iş olarak gören bu memurlar üstlerinde başarısız olsalar bile bir baskı hissetmediklerinden Juventus’a çok sayıda finansal ve sportif hezimetler tattırdılar.

Bunlar maddi sonuçlardı. Futbolcular gider, yenileri alınır. Para gider, yine kazanılır. 2 Şampiyonluk çalınmış, 27 tane daha var. Ama bu davanın manevi sonucu daha yaralayıcıydı. Olaya hiç de vakıf olmayan dünyanın heryerinden insanların gözünde Juventus şike ve şaibe ile anılır oldu. Ülkemizde de tv programlarında Juventus ile alay edildi hatta bir maçta Beşiktaş ile husumeti bulunan bir takımın taraftarları tribünlerinde ‘’Şikenin rengi her yerde aynı’’ şeklinde pankart açtı.

Bunu söyleyenlere acaba hangi maçın şatılmış olmak bir yana şaibeli ilan edildiğini sorsanız cevap veremezler. Hangi hakem Juventus tarafından ayarlandığına hükmedilip ceza almış diye sorsanız cevap veremezler. Ancak ezber okumaya devam ederler.

Luciano Moggi, davanın sonuçlandığı günden bugüne işi sivil mahkemelere taşıdı. GEA ve SIM kart davalarını kazandı. Hesapta sahtecilikten aklandı.

2006 davasının yargıçları davaya konu olan 2004/2005 sezonunu legal yani temiz ilan etti. Bununlar birlikte Juventus’un Serie B’de geçirdiği 2006/2007 sezonu ve Serie A’ya çıktığı ilk sezon olan 2007/2008 sezonu ADICONSUM’un yaptığı araştırma neticesinde hakem hatalarının sıklığı konusunda rekor kırdı. Serie A gerçekten de artık temizdi(!)

Inter kulübü sahibi Massimo Moratti ve başkanı Giacinto Facchetti başta olmak üzere Serie A’da oynayan 20 kulübün 11’inin yöneticilerinin hakem atamalarından sorumlu kişilerle yaptığı telefon görüşmeleri geçtiğimiz günlerde ortaya çıkarıldı. Bu görüşmelerin varlığından 4 yıl önce de haberdardık ancak bu kayıtlara bugün, Moggi’nin avukatlarının uzun süren araştırması sonucunda ulaşıldı.

Napoli’de devam eden mahkemede 2006 davasının soruşturmasında görevli Attilio Auricchio tam anlamıyla köşeye sıkıştırıldı. Daha önceden deliller ile oynamak suçundan sabıkası bulunan Auricchio, 2006 yılında ulaştığı bu telefon kayıtlarını neden mahkeme heyetine sunmadığı sorulduğunda bu görüşmeleri gördüğünü ancak dava ile ilgisi olmadığını düşünüp göz ardı ettiğini söyledi. Bu savunması salonda gülüşmelere neden oldu.

Yeni çıkan telefon kayıtları gösterdi ki Facchetti, Moratti ve Galliani’nin hakem atamalarını yapan Bergamo ve Pairetto ile kurdukları ilişki ileri seviyediydi. Galliani ile konuşurken Milan’dan ‘’biz’’ diye bahseden ve Milan’ın Juventus’a kaybettiği maçı bir travma olarak niteleyen Bergamo, Facchetti ile yaptığı konuşmada ise ‘’beraber kazanmaktan’’ bahsediyordu.

Bu görüşmelerden basına yansıyanların içeriğine bir başka başlıkta değineceğim.

Peki ama neden sadece Juventus cezalandırılmış, şampiyonlukları, onuru, parası, oyuncuları elinden alınmış, sadece geçmişi değil geleceği de çalınmıştı?

Bu mevzu ile ilgili en çok söylenenlerden biri de şu; Koskoca Juventus suçsuz yere küme düşürülecek, kimsenin sesi çıkmayacak ha!?

Tabi ki bunu söyleyenlerin kulübün içindeki güç dengelerinden ve Juventus’un büyük patronların iş anlaşmalarına kurban verildiğinden haberi yoktu.

Juventus ve Fiat’ın sahibi Gianni Agnelli 2004 yılında vefat ettiğinde onun hisseleri kızının oğulları olan John ve Lapo Elkann’a kaldı. Yönetim ise Luca di Montezemolo’nun eline geçti. Montezemolo, Moggi’den hiç hazzetmiyordu. Gianni Agnelli ise Moggi’ye her zaman güvenmişti. Agnelli varlığının tasfiye sürecinde bu soyadını taşıyan tek erkek olan Andrea Agnelli(Gianni’nin kardeşi Umberto’nun oğlu) yönetimden uzaklaştırıldı. Sıra Moggi ve Giraudo’ya gelmişti.

Kulüp üzerinde 0 tasarruf sahibi olmak isteyen Montezemolo ve John Elkann için Moggi’yi göndermek elbette kolay değildi. Onun döneminde Juventus fırtına gibi esmiş ve Moggi özellikle transfer piyasasında guru olarak anılmaya başlamıştı. Kulübe ait bir kısım hisseyi de elinde bulunduran Moggi’yi sıradan bir memur gibi görevden uzaklaştırmak mümkün değildi.

Bu noktada Montezemolo’nun eline bir taşla iki kuş vurma fırsatı altın bir tepside sunuldu. İş ortağı Massimo Moratti ona Moggi’den kurtulmayı ve Ferrari’nin F1 arabaları için TIM’in sponsorluğunu teklif etti. Bu iddiayı destekleyen 3 önemli olay yaşandı.

1-) Juventus’un üst mahkeme olan TAR’a yapacağı itiraz son dakikada geri çekildi. Kamuoyunda bu itirazın sonuç vereceği ve Juventus’un Serie A’da kalacağı beklentisi yüksekti.

2-)Söylediğim gibi TIM Ferrari’nin F1 sponsoru oldu.

3-)Yukarıda tetikçi olarak bahsettiğim Juventus’un küme düşürüldüğü 2 aylık dönemde federasyon başkanlığı yapan ve sonra istifa edip TIM’in başkanlığına geçen eski Inter ikinci başkanı Guido Rossi, FIAT’ta danışmanlık görevine getirildi.

TIM’e ait olan Alice, Ferrari’nin F1 sponsoru oluyor – 24 Mayıs 2006
http://www.grandprix.com/ns/ns16853.html

Mahkeme döneminde Juventus asla gerçek anlamda savunulmadı. Şimdi bile kulüpten yapılan açıklamalar bir çekince taşıyor. Çünkü Moggi’nin masumiyeti onların ihaneti anlamına geliyor.

Bugün temize çıkma adına tek umudumuz yine Moggi’nin şahsi olarak verdiği hukuk savaşı. Kulüp yönetimi ise bu işi çoktan unutmuş durumda. Onur mücadelemize tek elimiz bağlı halde devam ediyoruz.

KİM KİMDİR

İsimlerin çokluğu ve medyamızın bu işle pek ilgilenmemesinden kaynaklanabilecek doğal bir kafa karışıklığına engel olmak için olayla ilgili belli başlı kişi ve kurumları sıralıyorum.

Luciano Moggi: 1994-2006 arası görev yapan sportif direktörümüz. Bu dönem takımın beyni, kısaca birinci adamdı. 2006 calciopoli mahkemesinde hakem atamalarını yapan kişiler ile irtibat kurup Juventus’a haksız avantaj sağladığı iddiası ile futboldan 5 yıl süre ile men edildi.

Antonio Giraudo: Dönemin Juventus yöneticisi. Moggi sportif olaylar ile ilgilenirken Giraudo daha çok sponsorluk anlaşmaları vs işin finansal kısmı ile ilgileniyordu. Moggi ile birlikte futboldan 5 yıl süre ile men edildi.

Gianni Agnelli: Juventus kulübünün 2004 yılında vefat eden sahibi. Onun ölümü ile birlikte Calciopoli tezgahı sahneye konmuş, illegal telefon dinlemelerinin emri verilmiş ve onun sağlığında mümkün olmayacak şekilde Juventus göz göre göre küme düşürülmüştür.

Luca di Montezemolo: Ferrari ve Fiat’ın başkanı. Bizim ilgilendiğimiz kısmı bu komploda çiyanın başı oluşu. Pragmatik bir iş adamı olan Montezemolo, Moratti’nin şahsi dostu ve iş ortağı. Juventus’un aleyhinde hiçbir delil bulunamadan küme düşürülmesi için olay İtalya sınırları içinde kalmalıydı. Uluslar arası mahkemelere yapılacak bir itiraz karşı tarafın ipliğini pazara çıkarabilirdi. Bunun için Juventus içinde birileriyle irtibat kurulması gerekti. Bu adam Luca di Montezemolo oldu. Montezemolo’nun hangi nedenlerden ötürü Juventus’u tabiri caiz ise sattığına yukarıda değindim.

John ve Lapo Elkann kardeşler: Gianni Agnelli’nin ölümü ile mirası devralan kardeşlerin bu mirastaki payının meşruluğu tartışmalıdır. Gianni Agnelli’nin kızı Margherita Agnelli ve bir yahudi yazar olan Alain Elkann’ın oğullarıdırlar. Dedelerinin Juventus ile ilgili duygularını paylaşmamış, Juventus’un küme düşürülmemesi için hiçbirşey yapmamış ve Juventus’un küme düşürülmesine engel olabilecek olan TAR’a yapılacak itirazı son dakikada geri çekmişlerdir. Sonradan anlaşılmıştır ki Juventus, Luca Montezemolo’nun Massimo Moratti ile bağlayacağı iş anlaşmalarına kurban verilmiştir.

Massimo Moratti: Internazionale kulübünün sahibi. Kulübü babası Ancelo Moratti’den devraldığından beri astronomik harcamalarına rağmen Serie A’da ve Avrupa’da başarıya ulaştıramamıştır. TIM(Telecom Italia Mobile) adlı şirket vasıtası ile Moggi ve kendi futbolcuları da dahil pek çok şahsın telefonunun illegal olarak dinlenme emrini vermiş, 2006’daki dava böylece ortaya çıkmıştı.

Tronchetti Provera: Inter kulübü ana hissedarlarından ve Massimo Moratti’nin dostu. Inter’e forma reklamı veren Pirelli’nin yıllar boyu başkanlığını yaptıktan sonra 2001 yılında Telecom Italia’nın başına geçti. Yasadışı telefon dinlemeleri Massimo Moratti’nin talimatı ve Tronchetti Provera’nın aracılığı ile gerçekleşti.

Giacinto Facchetti: Dönemin Inter başkanı. 2006 yılında davanın sonuçlanmasının hemen ardından hayatını kaybetti. 2006’dan bu yana Facchetti’nin hakem atamalarından sorumlu şahıs Paolo Bergamo ile yaptığı telefon görüşmelerinin varlığı konuşuldu. Bergamo kendisini en çok arayan ismin Facchetti olduğunu açıklamıştı. Telefon kayıtlarının varlığı ancak şimdi, 2010 yılının Nisan ayında Moggi’nin avukatlarının yaptığı araştırma sonucu ortaya çıkarılıp Napoli’de devam eden mahkemeye sunuldu.

Guido Rossi: Bu mesele ile ilgili kilit şahıslardan biri. Bir tetikçi ve görev adamı olarak tarif edebileceğimiz Guido Rossi vazifesini tam başarılı ile gerçekleştirdikten sonra layığıyla ödüllendirildi. Mahkeme sürecinde iki aylığına Federasyon başkanlığına getirilmiş, Juventus’un küme düştüğü süreçte mahkemede birçok usulsüzlük yaşanmış, o zamanda kadar var olmayan yasalar oluşturulurak Juventus’un olmayan delillere rağmen küme düşürülmesi sağlanmıştır. Görevini eksiksiz yere getirmenin verdiği mutluluk ile federasyon başkanlığından istifa eden Rossi, Massimo Moratti tarafından Telecom Italia başkanlığına getirilerek ödüllendirilmiştir. Rossi daha sonra Montezemolo ve Elkann ailesinin yönetimindeki Fiat’a danışman olmuştur. Bu gelişme Elkann’ların ihanetini belgeleme açısından önemlidir.

Paolo Bergamo: Eski İtalyan hakem. Dönemin hakem atamalarından sorumlu şahsı. Moggi’nin kendisi ile yaptığı telefon görüşmeleri Juventus’un küme düşürülmesi ile sonuçlandı. Sonradan kamu ile paylaşılan kayıtlarda Moggi’nin bir hazırlık maçı haricinde Bergamo’dan hakem siparişinde bulunmadığı anlaşıldı. Giacinto Facchetti ile yaptığı görüşmelerin ise Moggi ile yaptıklarından çok daha ciddi olduğu ortaya çıktı.

Peirluigi Pairetto: Bergamo gibi hakem atamalarından sorumlu iki şahıstan biri. Calciopoli davası neticesinde 3 yıl ceza aldı.

Franco Carraro: Dönemin İtalya Federasyonu(FIGC) başkanı. 1967-71 yılları arası Milan başkanlığı yaptı. 2006 yılında Bergamo ile yaptığı bir görüşmede Lazio’nun küme düşmemesi gerektiğini belirttiği ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kaldı.

Adriano Galliani: Milan maçlarını izlerken tribünlerde sıkça rastladığınız ağlak suratlı kel adam. Milan ikinci başkanı. Calciopoli davasında sadece 5 ay ile cezalandırıldı. Ancak cezalı olduğu dönem Ronaldo’nun transferini bizzat yürütmesinde bir sakınca görülmedi. Yeni çıkan ses kayıtlarında en az Moggi kadar hakemleri atayan şahıslar ile irtibat halinde olduğu görüldü.

Leonardo Meani: Bir telefon görüşmesinde hakem kafası koparmaktan bahseden Milan yöneticisi. 2006’da olay sadece onun üzerine havale edildi ve kendisi 2.5 yıl ceza alırken kulübü bu işten sıyrıldı. Nasıl oluyor derseniz, başbakanın takımını küme düşürmek sıkar diyorum.

Kurumlar

FIGC: İtalya Futbol Federasyonu. Telecom ile uzan süreli bir sponsorluk anlaşması bulunan federasyon bu kuruma ciddi biçimde bağımlı.

TIM: Telecom Italia Mobile. Dinlemeleri yapan kuruluş. Federasyonun ana sponsoru ve gelir kaynağı. Massimo Moratti, Tronchetti Provera, Guido Rossi gibi üst düzey Inter hissedarları ve yöneticilerinin güdümündeki bu kurum kendi futbolcuları da dahil pek çok kişiyi illegal takip ederek adeta bir suç ağı oluşturdu. TIM, Christian Vieri’nin telefonlarının dinlendiğini anlaması ile birlikte özel hayatı ihlal gerekçesi ile eski futbolcu tarafından dava edildi.

La Gazzetta della Sport: Inter ikinci başkanının yönetimindeki İtalya’nın yüksek tirajlı spor gazetesi. Juventus’un küme düşürülme sürecinde yönlendirme amaçlı yalan haberler ile Juventus’un adının şikeciye çıkarılması konusunda kamuoyu oluşturmada baş rol oynadı.


İlgili yazılar:

Koriopolis Bilmecesi: Papazın Çayırı’ndan ( @Frapppedaki )

Koriopolis hakkında: Ahtapotun Kolları ( Erdal Vahid – @Riqquelme )

Written by kesinofsayt

31 Ocak 2012 at 09:12

Genel kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,